Hızına yetişemediğimiz teknolojiye, yetmeyen günlere 15 dakika mola verelim. Elimize bir bardak çay alıp derin düşüncelere dalalım. Sizleri bilim, kültür ve düşünce blogu derindusunce.org’dan Mehmet Yılmaz’ın yazdığı makalelerden derlediğimiz derin yazıyla baş başa bırakıyorum.

Bilim ve teknolojinin bu kadar ilerlediği, İnsan’ın ve insanların kendilerini bu kadar beğendiği bir çağda nasıl oldu da iki dünya savaşı çıkardık? Nasıl oldu da hâlâ en “uygar / demokratik / liberal / özgür / hümanist …” ülkeler petrol çalmak için çoluk çocuk demeden soykırım yapabiliyor Irak’ta ve Afganistan’da? Nasıl oluyor da en ileri(?) ülkelerde insanlar fazla yemekten, şekerden, kalpten, tansiyondan ölürken daha geri(?) ülkelerde açlık hüküm sürüyor? Demek ki bir şeyler gerçekten ters gidiyor. Nedir?

Modern çağın geri kalmış insanı

“Modernite bir zaman dilimi değildir, bir zihniyettir”

demişti Michel Foucault bir konferansta.

16’cı asra kadar Teknoloji ve Para İnsan’a aitti, insanlar bunları kullanırdı. İçinde yaşadığımız asra baktığımızda ise İnsan’ın Teknoloji ve Para’ya ait olduğunu, kullanı-L-dığını, insanî değerlerin alınıp satıldığını görüyoruz. İnsan kendi eliyle yaptığı makinelerin, piyasa ve devlet gibi sistemlerin altında ezilmiş vaziyette. Ne oldu? İnsanlığın pusulası ne zaman şaşırdı? Daha da önemlisi adına “ilerleme” dediğimiz bu gerilikten kurtulabilecek miyiz bir gün?

Ama şimdi yeni bir çağda yaşıyoruz. Çalışan çok kazanmıyor. Çok kazanan ise çalışmadan yapıyor bunu. Damlaya damlaya göl olmuyor.Geri(?) ülkelerde enflasyon, ileri(?) ülkelerde ise krizler ve batan bankalar birikimleri yiyip bitirdi. Kapitalizm kendi çocuklarını yiyor. Bir şeyler ters gidiyor kısacası. Para ve Teknoloji geçmişte hiç görmediğimiz kadar büyük bir yer kaplıyor bu yeni dünyada. İnsan’a ve insanî değerlere yeni bir yer bulmak lâzım.

Emek ve kazanç arasındaki ilişkiyi çocuklara anlatabilmek

9 yaşındaki kızım para ile emek arasında ilişki kurmaya çalışıyor:

  • – Çöpleri toplayan bu insanlar çok kazanıyor mu?
  • – Hayır, çok az.
  • – Ama yaptıkları iş çok önemli. Çöpler toplanmasa her yer pis kokar ve hasta oluruz.
  • – Evet.
  • – Üstelik işleri çok zor. Sabah çok erken kalkıyorlar, bütün gün o kötü kokunun içinde.
  • – Haklısın. Ama insanların kazancı yapılan işin zorluğuna bağlı değil.
  • – Kim karar veriyor peki? Neye bağlı kazanç?
  • – O işi yapabileceklerin sayısına bağlı. Topluma hemen hiç bir faydası olmayan şarkıcılar, avukatlar, gazeteciler, borsacılar ve siyasetçiler çok kazanır. Oysa hayatî önemi olan madenciler, hemşireler, çiftçiler zar zor geçinir. Küçük evlerde oturur ve pek tatile gidemezler.
  • – Ama baba, haksızlık bu!

Mehmet Yılmaz derindusunce.org‘da ücretsiz yayınladığı “Sen İnsansın” adlı kitabında şu veciz ve düşündürücü cümleleri sarf ediyor. Biz “modernler” teknolojiyle şekillenen modern dünyada giderek kayboluyoruz. İnsan’a has nitelikleri makinelere, bürokrasiye ve piyasaya aktardıkça geriye niteliksiz bir Ben’lik kalıyor. İstatistiksel bir yaratık derekesine düşen İnsan artık sadece kendine verilen rolleri oynayabildiği kadar saygı görüyor: Vatandaş, müşteri, işçi, asker… Etik ve estetik tercihlerini yani hürriyetlerini yitiren modern insanlar neden bu duruma düştüler?

İnsan’ı sevmek, eşyayı kullanmak gerekiyordu, tam tersi oldu.

Eskiden teknoloji ve para insanlara aitti, insanlar bunları kullanırdı. İçinde yaşadığımız çağa baktığımızda ise insanların teknolojiye, devlete ve ekonomiye adeta yakıt olduğunu görüyoruz. Modern sistemler tarafından öğütülüyor insan; eşya gibi kullanılıyor. İnsanî değerler serbest piyasada mal gibi alınıp satılıyor. İnsan kendi eliyle yaptığı makinelerin, piyasa ve devlet gibi sistemlerin altında ezilmiş vaziyette.

2000’li yıllarda çocuk yetiştirmek

Meselâ 9’cu asırda yaşasaydık kızım böyle sorular sormayacaktı belki de? Kravatla işe giden babasının yerine tarlada kan ter içinde çalışan bir adam görecekti. Annesi hayvanları sağacak, kendisi de evin işlerine yardım edecekti. Her akşam sofraya oturduğunda tabaklara konan yemeğin ve evde pişen ekmeğin nereden geldiğini bilecekti. Bu nimetin her kırıntısını hak etmiş olan anne ve babanın yorgun ve mutlu simalarına bakacaktı. Kinder sürprizden oyuncak “kazanan” kızımın yerine kıtlık ve açlıkla dahi tanışmış; bazen hüzünlere dalan, ızdırapların pişirdiği daha olgun bir çocuk olabilir miydi? En azından bazı günler herkesi doyuracak kadar yemek olmayacaktı soframızda. Açlık bir mürebbi olacak, ona şükretmeyi öğretecekti belki de? Evde ne televizyon olacaktı ne de “öldürecek” vakit. İhtimal hava kararırken yorgunluktan bir köşede uyuyup kalacaktık her birimiz. Daha iyi insanlar olmayacaktık ama iyiymiş gibi görünmek daha kolay olacaktı. Yalandan da olsa dürüst ve çalışkan görünen bu insanların ortasında bir çocuk eğitmek daha kolay olabilirdi.

Amatör kameralara takılan bir video da durumun vehametini gözler önüne seriyor. Bir alışveriş merkezinin şarküteri reyonundan süt alan kadına çoçuğu şöyle der: “ Anne bu sütleri inek resimlerinin arkasındaki çiftlikten mi sağıyorlar? 

Konya’daki köylülerce ekilen buğdaydan yapılan ekmeğin Konyalılar tarafından yenilebilmesi Konyalıların elinde değil… Bu ekmek son kırıntısına kadar New York’taki, Londra’daki, Paris’teki tahıl borsalarına, Amerikan dolarının değerine, ham petrole ve altına bağlı. Para ve Teknoloji ile kurduğumuz sapık ilişkiyi yeniden gözden geçirme vakti geldi diye düşünüyorum.

Felaket tellallığının adı habercilik olmuş

“Güzel bir yaz günüydü”. Yalnız bu güzellik bir ölçmenin sonucu değil, indî / sübjektif bir yargının sonucu: “Ben bu havayı güzel buluyorum”. Tıpkı evsizlere yardım edilmesini doğru, dedikodu yapılmasını yanlış bulduğum gibi. Aslında haklılık payı da var. Çok fazla anlam yükleyip suyunu çıkartıyoruz. Hava yağmurluysa şemsiye alırsın, sıcaksa önlemini bunun dışında son yüz yılın en sıcak yazı, bu kış donacağız, yandık, donduk gibi hezeyanlar anlamsız serzenişten başka birşey değil. Önlemini aldıktan sonra geriye kalanını konuşmak yersiz.

Resim yapmak renkli hisleri kaydetmekten ibarettir diyor Cézanne haklı, insan bir gonca güle eşeğin gözleriyle bakamaz, bakmamalı. Karnı aç olan eşek “Tüh dikeni de var, keşke bu gül bahçesi yerine yeşil bir çayırda olsaydım” diyebilir, çünkü o eşektir. Ama insan hayvanın gördüklerini görmekle yetinmez, insan okur. Meselâ doktorun reçeteye yazdığı ilaçları gidip eczaneden alır, kağıdı yutmaya çalışmaz. Zira harfte değildir şifa, harfin işaret ettiği ve özü ilaç olan mânâdadır.

Her şeye üzülen hiç bir şeyle tam olarak ilgilenemeyen insanlar

Evet… Aynılaşma, objektifleşme, aşırı haberleşmeden ötürü hissetmeye ayıracak vaktin kalmayışı. Günde 50 milyon tweet atılıyormuş. Bazen bir çocuk istismarı haberi binlerce kez gönderiliyor. Siyasî içerikli mesajların önemli bir kısmı ise kanlı görüntüler, genelde çocuk cesetleri. Filistin’den, Irak’tan, Suriye’den gelen her fotoğraftan sonra insanlar böyle bir şey ilk defa oluyormuş gibi şok geçiriyorlar. Sonra zapıyorlar. Amin Maalouf’un dediği gibi “her şeye üzülen ama hiç bir şeyle tam olarak ilgilenemeyen insanlar”. Zannediyorum modernleştikçe objektifleştik. Sayılabilen şeylerin dışında bir mânâ kabul etmiyor aklımız.

Her gün milyonlarca insan paylaşıyor resimlerini sosyal medyada ancak hiçbiri fiziki güzelliğini, saçlarının rengi siyah, gözlerinin rengi kahrengi gibi diğer insanlardan ayırt edici özelliklerini düşünmüyor. Paylaştıkları şirketler ve devletler de eşgâl dışında umursamıyorlar onu.

Tüfek icat oldu mertlik bozuldu mu?

“Tüfek icad oldu mertlik bozuldu” sözü bu bakımdan çok ilginç. Zira insanların kılıçla dövüştüğü, öldürmeden önce adamın gözünün içine baktığı bir çağda arkadan vurmak namertlik olabilirdi. Kahramanlık bir değerdi belki. Aman dileyeni affederek büyüklük gösterebilirdi savaşçı. İki kılıç darbesi arasındaki boşluğa biraz merhamet ya da biraz dua sığabilirdi.

Oysa dakikada yüzlerce mermi atabilen tüfeklerin, bir saniyede şehirleri, içindeki insanlarla beraber haritadan silen nükleer silahların dünyasında yok böyle bir boşluk. Çok teknik bir dünya bu ve insan hürriyetinin, insanî tercihlerin ifade bulacağı manevra sahası yok. 21ci asrın zihniyeti insanları içine almak istemiyor sanki. Kapısı olmayan bir eve benziyor çağımız. Sonradan açıklayabildiğimiz olayları yaşayıp geçiyoruz. İstatistikler ve olasılık hesaplarıyla her şey önceden öngörülmüş zaten.

Akıllı telefonların dünyasında akılsız insanlar, nitelikli makineler diyarında niteliksiz adamlar çoğalıyor sanki. Teknolojik serbestlik artınca insanî hürriyet sahası daraldı mı? Bilim ve teknoloji serbestliğimizi arttırdı, bu bir gerçek. Daha uzak yerlere daha hızlı giderek zamanı ve mekânı büyüttük adeta. Büyük yükleri taşımak, kızıl ötesi ışınlarla karanlıkta görmek… Hayvanların bize rekabet ettiği bir çok sahada onları geçtik. Ancak unutmamak gerekir ki hayvanî / objektif değerler sahasında kazandığımız bu zafer hayvanîdir; insanî değildir.

Çünkü 345 metre yükseliğindeki binamız, saatte 1245 km hız yapan uçağımız ve dakikada 234 çocuk öldürebilen makineli tüfeğimiz objektif değerlere göre muzafferdirler. Objektif, ölçülebilen, bölünme kabul eden, dış dünyaya dair değerler bunlar. 3 yaş altı çocuklar üzerine yapılan bir araştırma bu küçük insanların 100’den fazla markayı bildiğini göstermiş. Çoğu ana dillerini konuşmayı yeni öğreniyor. Sevgiyi, dayanışmayı, inancı, hayatı ve sevdiği insanların ölümünü tatmadan önce Coca Cola, Danone, Mercedes, Sen insansın, homo-economicus değilsin! Nokia’yı öğrenen bu insancıklar bize göre çok daha objektif değerlerle örülü bir dünyada yaşamayacaklar mı?

Mehmet Yılmaz “Sen İnsansın” kitabının son bölümünü şu şekilde bitiriyor:

İnsan’ı sevmek ve eşyayı kullanmak gerekiyordu, yine tam tersi oldu.

Liberalizm de artık totaliter bir rejimdir Tanımadıkları insanlara hava atmak için borç parayla ihtiyaçları olmayan şeyleri satın alıyorlar. “Uygarlık” dedikleri şey ilkellikten beter. “Aydınlanma” çağıyla başlamış bir zifiri karanlığın içinde geriye doğru gidiyorlar ve buna “ilerleme” diyorlar. İndirimli satışlarda birbirini ezen insanlar; yeni çıkan bir elektronik alet için mağaza önünde sabahlayanlar… Batı’nın güneşi galiba gerçekten batıyor.

Kendi ihtiyaçları için değil moda, sağlıklı yaşam, güzellik gibi erişilmez soyut hedefleri satın almak için ömürlerini tüketen bu insanlar bir çok bakımdan 1930’lardaki faşist dedelerine benziyorlar. Bugün torunların tüketim ile doyurmak istediği kimlik ihtiyacını o gün dedeler şiddet ile, ırkçılık ile doyuruyorlardı.

Totaliter rejimler kimliksiz insanların omuzları üzerinde yükselir Stefan Zweig haklı. Hızla endüstrileşen Avrupa’da köylüler de hızla işçi haline geliyordu. Doğdukları topraklardan yüzlerce kilometre uzakta, aileden kopuk şekilde yaşamak zorunda kalan bu insanlar köylü halk iken şuursuz bir halk yığını haline geldiler. Kimliksiz ve izolasyon yüzünden Hannah Arendt’in tabiri ile “atomize” olmuşlardı. Savaşa koşmalarının sebebi maddî çıkarlar değildi. Tahammül edilmez olan günlük hayat kavgasına mânâ verecek bir maneviyat arıyorlardı.