Sır tutmakla ilgili hikayeler

Sır tutmakla ilgili hikayeler

Sır tutmakla ilgili hikayeler Sır tutmak zor ve meziyetli bir iştir. Bu nedenle herkese sır verilmez. Sırrı saklayabilecek, ağırlığını taşıyabilecek

Cami mi ağır, bir bakraç yoğurt mu?
Türkiye’deki üniversiteler ve eğitim kaliteleri
Afrikada çocuk olmak

Sır tutmakla ilgili hikayeler

Sır tutmak zor ve meziyetli bir iştir. Bu nedenle herkese sır verilmez. Sırrı saklayabilecek, ağırlığını taşıyabilecek kişilere emanet edilir. Bir nevi yük taşımaktır. Sabır ister. Metanet ister. Sır saklamakla ilgili dilimizde pek çok deyim ve atasözü bulunmaktadır. Tarihten 3 güzel örnekle sohbeti derinleştirelim.

Sır saklamakla ilgili 3 güzel hikaye

Yavuz Sultan Selim, birçok Osmanlı padişahı gibi sefere çıkacağı yerleri gizli tutarmış. Bir sefer hazırlığında, vezirlerinden biri ısrarla seferin yapılacağı ülkeyi sorunca, Yavuz ona. “Sen sır saklamayı bilir misin?” diye sormuş, vezir: “Evet hünkarım bilirim.” dediğinde, Yavuz cevabı vermiş: “Ben de bilirim.” demiş.

“…Sultan İzzeddin Keykavus, İstanbul diyarında idi. Orada İstanbul’u alma hırsına tutuldu. Emir-i Ahur Uğurlu ile birlikte seyrana çıktığı sırada imparatorun yalnız kalmasını kollamak, adamlarıyla birlikte onu gafil avlayarak işini bitirmek, o ülkeyi kendi yönetimi altına almak konusunda çalışmaya başladılar.

Bu isabetli bir tedbir olsa da ilahi takdir, insan tedbirine uygun düşmezse, başarı sağlayamaz. Onların tedbirlerinin planı sır olmaktan çıktı. Su üstüne işlenmiş bir nakışa, kalburla ölçülmüş rüzgâra döndü. Her şey açığa çıktı. “İki kişinin bildiği sır açığa çıkar” sözü gerçekleşti. Rum imparatoru bu planı öğrenince sultana gösterdiği izzet ve ikrama pişman oldu. Emri üzerine ordusundan bir bölük sultanı yakalayıp oranın kalelerinden bir kaleye hapsettiler. Sonra onun yakınlarını öldürmeye başladılar. Emir-i Ahur Uğurlu, Ayasofya kilisesine sığındı. Çünkü bu kiliseye sığınan suçlular ölümden kurtulurdu. Onu öldürmekten vazgeçtilerse de dünyayı gören iki gözüne mil çektiler…” [Kaynak: Kerimüddin Mahmud-i Aksarayi, Müsameretü’l-Ahbar, Çev. M. Öztürk, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2000, s.56-57.]

“Server Baba” namında bir velinin yaşadığı zamanda devlet maliyesi çok sıkışık duruma düşer. Padişah şöhretini duyduğu veliye haber gönderir. Veli de bir miktar iksir tozu gönderir, bakır eritilen kazanlara atılmasını söyler. Yalnız aynı kazandan bir kepçe kendisine verilmesini ister. Kendisine verileni de fakirlikten şikayet eden dervişine aynen verir. Bir müddet sonra padişah bu sırrın kendisine öğretilmesini Server Baba’dan ister ve ısrar eder. Server Baba, “bu mümkün değil, lakin bir kolayı var. Ben bu sırrı yazar dilimin altına koyarım. Siz de beni idam eder alırsınız. Başka çare yok” der. İdam edilir. Dili altından alınan kağıtta sade şu söz yazılıdır:

“Ser verip sır vermeyen Server Baba”. Eyvah ser de gitti sır da gitti, derler. (Ser ver, sır verme) demektir.

Yorumlar

WORDPRESS: 0
DISQUS: 0