Süleyman Hilmi Tunahan (ks) efendi hazretlerini hakiki manada tanıyıp anlayabilmekten acizim.  Lakin tasavvufta “söz söylendikçe üstadın güzelliği eksilmez” ya hani. Eğer niyetler halis ise onun adını anmak sözü güzelleştirebilir ancak. Yoksa Varis-i Rasulleri anlatabilmeye kadir sözlere sahip değiliz. Bugün şek ve şüphe olmadan kessin olan bir şey varsa o da darı bekaya irtihalinin üzerinden yarım asırdan fazla süre geçmiş olsa da Hz.Üstad’ın (k.s) evlatları Kur’ânı Kerim okumaya, okutmaya dinini öğretmeye devam ediyorlar. Duamız son nefese kadar onun hakiki talebeleri arasında kalabilmek. Din-i Celil-i İslâm’a hizmet edenin rabbim yâr ve yardımcısı olsun.

Kur’anı Kerime hizmetle geçen bir ömür

suleyman_hilmi_tunahan_tek_eseri
Süleyman Hilmi Tunahan Hz.’nin Tek Eseri

İlim için mekan ve zaman önemli değildir. Önemli olmadığını üstad Süleyman Hilmi Tunahan dağda, bayırda, tarlada, tren vagonlarında okutarak göstermiştir Ümmeti Muhammedin evladına.
Talebeye kızmak şöyle dursun derslerine çalışmadıklarında “Evlatlarım siz çalışamıyorsunuz bari zahmeti biz üzerimize alalım” diyerek onların motivasyonunu ve gayretini arttırırdı.

Talebelerinden asla para almamış hatta onlara para vermiş, ihtiyaçlarını karşılamış, talebe bulamadığı zamanlarda işçi pazarlarında yevmiyesini vererek talebe okutmuştur. Çünkü o, hocalığın ekmek kapısı değil “Allah’ın, Rasulullah’ın, Kitabullah’ın ve din-i mübin-i İslam’ın tebliğ memurluğu” olduğunu düşünmekteydi.

Zaman zaman İslâm’a hizmet gayesinde olan kimselerce eleştirilir, çocuk yaştaki talebelerin kürsülerden gür seslerini duyupta hizmetlerin gayesini anlayamayan, tasavvuf idrakinden nasipsiz olanlar olurdu. Kaldı ki husule gelebilecek ferdî hatalar konusunda, kendisine talebelerinden bazılarını şikayete gelmiş bir kimseye Hz. Üstad’ın (k.s) verdiği cevap oldukça manidardır: “Kusuru olmayanın bu kapıda işi ne?” Öyle ya, Allah dostlarının vazifesi, hataları düzeltmek, eğrileri doğrultmak… Kusursuz olanların (şayet varsa öyle birileri) kusurların düzeltildiği böyle kapılarda ne işleri olur…

Hz. Üstad (k.s.) da eziyetler içinde ömrünün biricik vazifesini ifa etmeye gayret etmiştir.

Sürekli tahkikatlar, gözaltına alınmalar, tabutluklardaki işkenceler arasında, her alanda kıskaca alınmaya çalışılan, hakkında asılsız davalar açılan Mübarek, bulduğu her fırsatta talebe okutmaya çalışacak; talebe bulamayınca kendi kızlarını okutacak, yevmiye ile işçi tutar gibi talebe “talep edecek”tir.

Şu sözleri bu vaziyet karşısındaki halini ne de güzel özetlemektedir:Okutma imkânı yoktu fakat okuyan dahi bulamadım. Bir zaman geldi, mebus maaşı kadar para verip talebe okutmak istedim, bulamadım. Parayı alıp kaçıyorlardı, çünkü korkuyorlardı. O zaman ümidim kırıldı. Bu ilimler yeryüzünden kaybolacak diye korkuyordum. Bunun üzerine kızlarımı okutmaya başladım. İleride torunlarım olursa onlara öğretirler ve böylece bu ilimler yeryüzünden kaybolmaz, dedim. Fakat sonradan Cenab-ı Hakk sebepler halketti ve talebe okutma imkânı buldum. Yaşlılardan başladık, gençler daha sonra geldi. Ve şimdi yürüyor… Bütün bunlar, Cenab-ı Hakk’ın bize lütfudur.

Cumhuriyetin ilk yıllarında Kur’an eğitimi ve İslâm müesseseleri

suleyman_hilmi_tunahan_tugrasi
Süleyman Hilmi Tunahan Hz.’nin Tuğrası

Hz. Allah varisi resulleri en zor imtihanlarla sınar ya… Hz. Üstad’ın (k.s) dünyaya geldiği devir, Devlet-i Âliyye’nin Osmanlı Devleti’nin son zamanları ve Cumhuriyet Türkiye’sinin kuruluş yıllarıdır. Yeni devletle birlikte medreseler kapatılmış, dini ilimlerin okutulması yasaklanmıştır. Ordinaryüs Profesör olduğu halde medreseler kapatılınca vaizlik ile görevlendirilmiş yüksünmeden vazifesine başlamıştır. Zira gaye, makam-mevki-ikbal gayesi değil, Rıza-i İlahi’dir. Bir sele kapılmış gibi cehenneme sürüklenen ümmet-i Muhammed’i kurtarmaya gayrettir. Kaldı ki gün gelecek, vaizlik belgesi bile elinden alınacaktır. Devrin zorlukları bununla sınırlı değildir. İslam harflerinin kaldırılışı ile pek çok kıymetli eser atılmış, yakılmış, toprağa gömülmüştür.

 Asıl gömülmek istenen ise, kalplerdeki iman ve islâm nurudur. Terakki önünde bir engel olarak görülen din, bir nevi ehlileştirilip, zincire bağlanması gereken ejderha muamelesi görmektedir. 

Elbette bu ejderhayı zincirlerinden kurtarıp, onun ateşini yüreklere salmaya “O Ejderhanın Sahibi”nce vazifelendirilmiş olanlar da bu zincirlenişten, bu esaretten paylarına düşeni alacaklardır.

En Kutlu İnsan Peygamber efendimiz (sav) “Uhud bizi sever; biz de Uhud’u…” buyurur. Dağ bir ihtişamdır; güftügûdan uzaklaşma yeridir. Bazen de dağ mescit olur, medrese olur… Dağ, bir inziva makamıdır; bir ihtişamdır, bir sığınaktır, ana kucağı gibi kendine geleni muhafaza eden bir sığınma sahnesidir… Sessiz, sedasız, yerli yerinde olanca haşmetiyle duran “dünyanın çivileri” kucağına gelene hakikat namelerini fısıldar. Süleyman Efendi Hazretleri de (ks) başka bir yerde Kur’an–ı Kerim okutma imkanı kalmadığında Istranca Dağları‘nda vazifesine bi hakkın devam etmiştir.

“Yolumuz, hüvesi hüvesine Rasulullah’ın (sav) yoludur”

Şah-ı Nakşibend Hazretleri’nin “Tarikuna fe tarikussohbeti/ Bizim yolumuz sohbet yoludur” der. Efendi Hazretleri de bir zaman Rasullullah’ın ukaz panayırına giderek Mekkelileri İslam’a davetini örnek alarak İstanbul’da çarşı, pazar, kahvehane, dükkân dükkân dolaşarak ihlas ve samimiyetle irşad ve tebliğ vazifesine devam etmiştir.

“Bizim yolumuz hüvesi hüvesine milimi milimine Rasulullah’ın yoludur” diyerek Ehl-i Sünnet vel Cemaat tariki ve ruhundan hiçbir zaman ayrılmamıştır.

Tevazuu hiçbir zaman elden bırakmayarak “Hakiki tevazu sahibi nasıl olunur?” sorusunun cevabı mahiyetinde hareketler serdetmiştir. Süleyman Efendi (ks), “İz nefsike sümme izin nâs/Önce kendi nefsine sonra insanlara nasihat et” fehvasınca hareket ederek önce kendi nefsine, sonra da Ümmet-i Muhammed’e vaaz etmiştir. Süleyman Efendi’nin sözünün tesirli olması, muhatapları nezdinde kıymet ifade etmesi, hakikati ve anlattıklarını bizzat yaşamış olmasıyla alakalıdır.

Süleyman Efendi Hazretleri (ks) ömrü boyunca “İnnema yahşallahe min ibadihil ulema/Allah’tan ancak âlim kulları korkar” ayet-i kerimesin canlı örneği olmuştur.

Siyasetten uzak durmuş tek gayesi Kur’anı Kerim okutmak-öğretmek olmuştur.

suleyman-hilmi-tunahan-kabri-şerifi
Süleyman Hilmi Tunahan (ks) Kabri Şerifi

Süleyman Efendi hiçbir zaman siyaset yapmamış, siyasetin içinde olmadığı gibi siyaset yapılan mekânlardan da özellikle uzak durmuştur. Ebul Faruk Süleyman Hilmi Tunahan (ks) Hazretleri bu hususta “Bizim para, pul, mevki, makam, siyaset, politika, kavga ve gürültüyle işimiz yok. İstisnasız, her Müslümanın çocuğunu da okuturuz. Bir tek fert geri
dönmüşse haber versinler.” buyurmaktadır.

Zalimin karşısında, mazlumun yanında bir ömür

Kürsülerden, minberlerden, rahlelerden zalimin zulmünü eleştirerek gördüğü kötülüğe diliyle mani olmaya gayret etmiş; mazlum Müslümanların yanında yer almıştır. Cezayir’deki Fransız katliamını kürsüden lanetleyerek, Müslümanlara birlik ve dayanışma çağrısı yapmıştır.

Medresetül Kuzat (Hukuk Fakültesi) ve Medresetül Mütehassısîn, Süleyman Efendi’nin icazet aldığı mektepler arasındadır. Medrese tahsili esnasında astronomi ilmi de öğrenen Süleyman Efendi (ks), talebelerinin dinî ilimlerin yanında fen ilimleriyle de mücehhez olmalarını tavsiye ederek arzu edenlerin Fen Fakültesi’ne gitmesini teşvik etmiştir.

Evlatlarına dahi öğretmiyorlar!

Devrin bazı diğer âlimlerinin içler acısı halini ise, kendisinin bunca zahmet çekme sebebini soranlara verdiği cevapta görürüz:

“Yarın hesap günü var. Allah Teala, ‘Süleyman! Verdiğim ilimle ne hizmet ettin, onu sana bu kara topraklara getir de göm diye mi verdim?’ derse ne cevap veririm. Zamane âlimlerinin bu husustaki gafletleri büyüktür. Sözde varis-i enbiyayız, derler. Nebilerin bıraktığı miras, şeriat-ı Ahmediye’ye hizmettir. Onlar kendi evlatlarına dahi öğretmiyorlar.”

Böyle bir ahval içinde, önleri her kesildiğinde yola daha bir hızla devam etmeye çalışan Hz. Üstad (k.s.), emeklerinin meyvalarını irtihalinden önce görür. Açılan Kur’an kurslarında yalnız Kitabullah’ı yüzünden okuyan değil, İslamî ilimleri ve Arapça’yı bilen, öğrendiklerini tıpkı Üstadları gibi hayatlarına sirayet ettirmeye gayret eden talebeler yetişmektedir. Gün geçtikçe kurslar çoğalır ve Anadolu’ya bir bir yayılır.