Notdefteri.net
Not Defteri Eğitim, Bilim, Tarih, İslâm, Kültür-Sanat, Rehberlik ve Kişisel Gelişim konularında içerik yayınlayan bilgi blogudur.

Bir blogdan çok daha fazlası: Derindusunce.org

2 48.311

Bir blogdan çok daha fazlası: Derindusunce.org

Daha önce sizlere en iyi kültür sanat bloglarını listelemiştik. Bugün yine aynı kategoride bir blogdan bahsedeceğim. 2011 yılında karşılaştığım bloglardan birini tanıtacağım sizlere.

Bazen öyle insanlarla, kitaplarla veya internet siteleriyle karşılaşırsınız ki buzdağı gibidir. Gördüğünüzden çok daha fazla cevheri barındırır. Her sözü her makalesi okunan binlerce kitabın süzgecinden geçmiştir. Derindusunce.org  2011 yılında Google araması sonucunda tesadüfen karşılaştığım bloglardan biri. Yazdığı kitaplar, gündemdeki konularla ilgili hazırladığı derinlemesine analizlerle hatrı sayılır okuyucu kitlesine ulaştı.

İmreniyorum özellikle de Mehmet Yılmaz’ın yazılarına. Keşke yaşadıklarıma dair düşüncelerimi onun gibi ifade edebilecek kabiliyete sahip olabilseydim diye içimden geçiriyorum bazen. Öyle satırlarla karşılaşıyorum ki yazılarını okurken nasıl olur diyorum zamanlar, mekanlar farklı ancak aynı şeyleri yaşamışız Sanki farklı rollerde aynı senaryoyu oynayan iki oyuncu gibi.

Derin Düşünce’yi okurken tavsiyem; cep telefonunuz, televizyonunuz açık olmasın. Mümkünse yalnız, sakin ve sessiz bir ortamda okuyun. Okurken başka bir işle meşgul olmayın. Aksi halde benim gibi aynı makaleyi 3-4 kez okumak zorunda kalabilirsiniz. Son olarak ulaşabileceğiniz bir yerde kağıt-kalem olsun. Zira yazmak isteyeceğiniz o kadar güzel satır olacak ki…

Siyasetten tarihe, kadın haklarından felsefeye, sanattan bilime kadar bir çok konuda yazıyorlar. Yayınladıkları yazıları zamanla kitap haline de getirmişler. Sitenin yazarları “iyi bir yazar olmak için öncelikle iyi bir okuyucu olmak gerekir” düstûruna sahip.

Derindusunce.org misafir yazar olmak isteyenlere şu tavsiyelerde bulunuyor;

Biz her yeni DD yazarının tabiri caizse kendi çeyiziyle gelmesini istiyoruz. Bizde olmayan, sitemizde yeterince işlenmemiş konularda birikim sahibi kişiler meselâ. Daha önce ele aldığımız konularda ise yeni bakış açıları, yeni bilgiler sunabilecek yaşamış, okumuş, gözlemiş yazarlar. Derin yazabilmek için illâ ki yaşlı olmak mı gerekir? Sanmıyorum. 50 ya da 60 yaşına gelmiş yazarlar da var ki üzerlerinden zaman geçmiş ama onlar sanki hiç yaşamamış gibiler. Vitrinlerdeki hiç giyilmemiş pantolonları andırıyor fikirleri, hayatın imtihanına tabi olmamış.

Soru: Öncelikli olarak hangi yazarlara ve hangi konulara yoğunlaşmam gerekir?

Herkes için aynı olan ideal bir başlangıç noktası yok elbette. Merak ettiğiniz konular öncelikli olmak üzere temel metinleri, o sahanın “klasiklerini” okumalısınız. Vaktinin kıymetini bilen insan siyaseti merak ediyorsa Marx, Arendt, de Tocqueville, İbn Haldun, İbn Rüşd, Rowls, Gorz veya Nizam el Mülk (Siyasetname) okuyabilir. Aynı şeyi sanat ve sanat kuramı için de söyleyebiliriz. Bizzat sanatla uğraşmış kişilerin fikirlerini öğrenmekte fayda var: Van Gogh’un mektupları, Cézanne’ın mülakatları, Kandinsky’nin, Klee’nin ve Rothko’nun felsefî denemeleri gibi. Tabi sanat kuramı ve estetik üzerine verdikleri eserlerle bu sahaya kalıcı katkılarda bulunmuş filozofları da unutmayalım: Derrida, Kant, Bergson, Hegel, Benjamin, Merleau-Ponty…

Soru: Savaşlar, açlık ve sefalet var. Sözün bittiği yerdeyiz ama siz hâlâ yazıp çizmekle uğraşıyorsunuz! Yüzbinlerce insan katlediliyor, çocuklar ölüyor.

Ludwig Wittgenstein üç kardeşinin intiharından sonra ünlü eseri Tractatus Logico-Philosophicus’u cephede, mermilerin, bombaların arasında yazmıştır. Jean-Paul Sartre II. Dünya Savaşı’nda Almanlar tarafından hapse atılmış, ardından direnişe katılmış ve bu sırada hem devasa eseri Varlık ve Hiç’i (L’Être et le néant) yazmış ve hem de “Sinekler” adlı ünlü oyunu yazıp sahnelemiştir. Savaş sırasında fikir/söz/yazı duracak olsaydı Moğollar, Haçlılar ve taht kavgaları yüzünden ne Hz. Mevlânâ’nın Mesnevî’si ne de Gazâlî Hazretleri’nin İhyau Ulumi’d Din’i yazılırdı.

Sitede en çok dikkatimi çeken yazıların başlık ve alıntılarını kaynak linkleriyle birlikte sizlerle paylaşmak istiyorum.

Öncelikle savaşın ne olup ne olmadığını ülke olarak anlamamız gerekiyor. Savaş bir futbol müsabakası değildir. Her iki tarafın askerlerini, silahlarını toplayıp sonuca ulaşabileceğiniz bir olay değildir.

Gariptir: İngilizler tarihlerinin en acı yenilgilerinden birini 29 Nisan 1916’da Osmanlı ordusu karşısında Kut’ül Amâre’de almıştır ama sadece 17 gün sonra Osmanlı toprakları yine İngilizler tarafından parçalanmıştır. Dünya tersine mi döndü? Dicle kıyısında İngilizler Osmanlı Ordusu tarafından kuşatılıp bütün bir orduyu kaybettikten, 14 bin İngiliz askeri ile 13 general 481 subay esir alındıktan ve 40 bini aşkın İngiliz askeri öldürüldükten sonra Osmanlı nasıl olur da haritadan silinecek duruma gelir? Acayiptir…

Kudüs’le beraber bugünkü Irak, Suriye, Filistin, Ürdün, Lübnan ve Suudi Arabistan’ın Basra kıyılarını kaybedilmesine sebep olan gizli Sykes-Picot Anlaşması (16 Mayıs 1916) Kut’ül Amâre zaferinden sadece 2 hafta sonra imzalanmış. Yine aynı dönemde olan bir başka gariplik Çanakkale savaşı. Türkiye çocuklarına Çanakkale zaferini bando mızıka kutlatır ama imparatorluğun başkenti olan İstanbul’un “zaferden” sonra neden işgâl edildiğini sorgulatmaz. Örnekler çok… Tarihimizi ve haliyle bugünümüzü anlamıyorsak en ağır mes’uliyet savaşı siyasî değil askerî bir faaliyet zanneden aydınlarımız, akademisyenlerimiz ve gazetecilerimizin omuzlarında. Savaşın ne olduğunu anlamak için *burdaki makaleyi okuyabilirsiniz.

Hatay – Süveyş – Basra – Kerkük dörtgenine dikkatli bakarsanız üretilen petrolün sadece Ceyhan, Hayfa, Basra gibi noktalardan dünyaya çıktığını görürsünüz.
Peki Türkmen Dağı, Kobane hattı İran – Rus güdümlü bir Kürdistan gibi bir uydu devletin eline geçerse ne olur? ABD devleti süper güç statüsünü kaybeder!
İran Kobane-Türkmen Dağı üzerinden petrolünü Doğu Akdeniz’e akıtır. Ne Türkiye ne de İsrail denetimi olmaksızın. Bu durumda ABD en güçlü kozunu yani S.Arabistan musluğunu kaybetmiş olur.
Dolar talebi sürekli düşer ve ABD ekonomisi kendi hantallığı altında çöker. Zira ABD petrol sayesinde dolar talebini yapay olarak yüksek tutuyor.
Son yazdığımız 24 cümleden anlaşılması gereken şudur: Suriye’de bir dünya savaşı başladı. Cepheler ülke-ülke değil şirketler arası.
Yani sözgelimi Lazkiye’nin kontrolünü GazProm isterken ABD’li bir müttefiki olabilir ve bunlar bir ABD+Fransız karmasıyla savaşıyor olabilir.
Dikkatli bakarsanız Suriye iç savaşı başladığından beri taraflar net değil. Meselâ Kuveyt’in işgalinde ABD’nin tavrı çok netti.
Suriye’de gerginliğin uzaması farklı sebeplerle de olsa ABD, FR, UK, Rusya ve hatta İran ve İsrail’in işine geliyor.
Tekrar hatırlatıyorum, ulusal çıkarlar değil silah üreten, enerji spekülasyonu yapan çok uluslu şirketlerin savaşıdır Suriye.
“Ee! Hani Türkiye büyük devlet değil mi? Orduyu gönderelim, savaşalım” diyenler tabi ki aptallar ve provokatörler.
Türkiye’nin “büyük devlet” olup olmadığını şurada tartışmıştık:  Büyük Devlet Aforizmaları »
“Türkiye ne yapmalı ve/veya ne yapabilir?” sorusu çok daha makul. İki şey yapmalı: Birincisi Suriye’den kaçanlara yardım etmek ki yapıyoruz.
Türkiye’nin yapması gereken şeylerin ikincisi savaştan uzak durmaktır. Eğer savaşılacaksa uluslararası kararla hareket etmek…
Acı gerçek şu ki NATO yahut BM ne güvenilir ekiplerdir ne de geçmişte ahlâken doğru durabilmişlerdir. Bizim tavsiyemiz ayıya “dayı” demekten ibaret.
Uluslararası toplulukla birlikte hareket etmek elbette BM/NATO’ya kör bir güven olmamalı. Zira NATO kendi müttefiklerine dahi ihanet edebilen pislik bir örgüt. Burada anlattığımız gibi: Gladio-Stay Behind Aforizmaları »
Ancak şunu da unutmayalım, uluslararası ilişkilerde müttefik yoktur, çıkarlar vardır. Falkland savaşında FR hiç çekinmeden UK’ya kazık atmıştı.
ABD’nin pislikleri bize Rusya’nın kim olduğunu da unutturmamalı: Rusya Aforizmaları »
Peki sıradan vatandaş ne yapmalı? Suriye’de olup bitenler için göz yaşı dökmekten başka elden ne gelir?
Bir kere savaş çığırtkanlarına, gazetelerde köşe kapmış amigolara kulak vermeyin. Savaş bu, boru değil. Bkz. Savaş, Cihad ve Şehadet aforizmaları »
İkincisi her türlü etnik ve inanç kavgasına kulaklarınızı tıkayın. Petrol şirketleri sömürmek istedikleri her ülkede etnik kavga çıkarır.
Kürt düşmanlığı, Türk korkusu, Arap nefreti… Bunlar bizim için öldürücü zehirdir.
Evet… Suriye’de bir dünya savaşı oluyor. Ama bize yakın olması bizim bu savaşı durdurabileceğimizi göstermez.
Suriye’deki savaşın sonucu ne olursa olsun taraflara öyle büyük kazanç/kayıplar getiriyor ki neticeleri Pekin’e kadar uzanıyor. Bkz. Rusya, Çin ve ABD’nin yeni pokeri: Düşük yoğunluklu sürekli savaş »
Çin’e yönelik muazzam bir petrol ambargosu var. İsmi konmamış, resmileşmemiş ama boğucu, öldürücü. Arakan ve Doğu Türkistan bunun parçası. (Bkz. İki makale: Arakan’ı boşaltın, gaz ve petrol geçecek ve Bağımsız bir Uygur devleti hayali kuranlar yeni katliamlara çanak tutuyorlar)
Türkiye’nin temkinli olması gerektiğini savunuyoruz ve bunun birkaç sebebi var. Birincisi petrolü olmayan ülkeler bağımsız savaşamazlar.
Almanya ve Japonya 2ci dünya savaşını kaybettiklerinde teknoloji olarak daha üstün konumdalardı. Ama petrolleri bitmişti.
Amerikalı mühendisler Japon uçaklarını ve uçak gemilerini hayranlıkla seyrettiler. Alman tank motorlarını anlamadılar bile.
Bizim klavye mücahidleri savaş istiyor ama bilmiyorlar ki artık insanlar değil makineler savaşıyor. Bir tank motoru binlerce insan gücünde.
Askerler artık savaşmıyor, makineleri kullanıyor. Uçak, gemi ve tanklar milyonlarca insanın kas gücüne sahip.
Petrol dışında bir enerji kaynağının savaşta kullanılması çok nadir: Nükleer propülsiyonlu gemi ve denizaltı gibi.
Peki neden petrolün yerine başka şey konamıyor? Neden enerji ülkelerin egemenliği üzerine bu kadar etkili?
Enerjinin, özellikle de petrolün barışta ve savaştaki yerini daha iyi anlamak zorundayız: https://www.youtube.com/watch?v=QJMgJsKCRfQ
Eğer 1ci ve 2ci dünya savaşlarının petrol yüzünden çıktığını ve petrol sayesinde kazanıldığını idrak edebilirsek bazı şeyleri değiştirebiliriz.
Türkiye belki 50 yıldır enerji bağımsızlığını elde etmeye çalışıyor. Çernobil faciası dahi bu savaşın bir mühimmatıydı. Bkz. Çernobil Komplosu / Ahmed Yüksel Özemre
Dünyada enerji ile ilgili kartlar yeniden dağıtıldı. Bunun makro ekonomik sonuçları olacak ve Almanya kaybedecekler arasında. Bkz. Yeni başlayanlar için enerji (1) ve Yeni başlayanlar için enerji (2)
Kendimizi fanatik ve bağnaz bir şekilde Orta Asyalı zannetmemizin zararları

1) Neden Orta Asyalılar gibi çekik gözlü değiliz?
2) Zeki ve çalışkan isek neden bir süper güç değiliz?
3) Aptal, tembel, korkak ve namertlerin ülkeleri neden bizimkinden daha adil ve zengin?
4) Çanakkale savaşını kazandıysak İstanbul nasıl işgal edildi?
5) Kurtuluş Savaşı bir zafer ise neden 3 milyon kilometre kare toprak kaybettik?
6) Vatan bölünmez ise neden dedelerimizin doğduğu topraklara gitmek için vize almamız gerekiyor?
7) Vs vs.

Hayatımızda en gerçek şey olduğu halde hatırlamakta güçlük çektiğimiz yegane şeylerden biri Ölüm. İşte bu gerçekliği yani ölümü anlatan güzel bir kitap. Çocuklarımıza Ölüm’den daha çok bahsetsek ne olur? Meselâ evde besledikleri hayvanların, saksıdaki çiçeklerin ölümü üzerine yorum yapmalarını istesek? Mezarlık ziyaretleri yapsak onlarla birlikte ve sonra ne düşündüklerini, ne hissettiklerini sorsak? Masallardaki, filmlerdeki ölümlerden de mi istifade edemeyiz? Çocuklara ölümden bahsetsek belki daha güzel bir dünya kurulur bizden sonra. Çünkü bugün Ölüm’ü TV’den öğrenmek zorunda kalıyor çocuklar. Gerçekten bir “problem” olan ve çözüm bekleyen kazalar, hastalıklar… Çocuklar ölüm sebepleriyle Ölüm’ün hakikatini ayırd edemiyorlar. Küçülen ailelerden uzaklaşan dedeler ve nineler de bizden “uzakta” ölüyor: Kendi evlerinde, hastahane ya da bakımevlerinde. Doğumlarına tanık olamayan çocuklar bir gün ölme “sırasının” onlara da geleceğini anlayamıyor. Ölümü bekleyen modern insan idam mahkûmu değilse eğer, kısa çöpü çekmekten korkan biri gibi. İstenmeyen bir “büyük ikramiye” ölüm… *Bu kitap Ölümden bahsediyor. Ölüm denen o “konuşmayan nasihatçıdan“, o karanlık ışıktan. Kendisini göremediğimiz ama sayesinde hayatımızın karanlık yarısını gördüğümüz ölüm de bir nûr çünkü.
Ölüm artık gözden ırak, gönülden ırak… Hastahanelerde doğduğumuz gibi yine orada ölüyoruz. Kaza, cinayet, intihar sonucu meydana gelen ölümlerin de yolu morgdan geçiyor. İşin içine suç ihtimali girince cesetler bürokrasinin “şeyi” oluyorlar, savcılar, polisler, otopsi raporları, … insanların mahremiyetine mecburen(?) tecavüz ediliyor ve ailelerin adam gibi yas tutmaları mümkün olmuyor. Hele ırkçı ve militarist bir gazeteci güruhu insanları meze yapmaya başlamışsa!

Endüstrileşmek, sıradanlaşmak, anonimleşmek… Evlerimizin ve şehirlerimizin dışına ittiğimiz o “sessiz nasihatçı” artık duyulmaz, dinlenilmez oldu. Ölüm’ü düşünmeyen insanlar topluluğu kendine haz verecek her şeyi hemen istiyor. Açgözlülük ve acelecilik zannediyorum bu yüzden bir ideoloji haline geldi. Totaliter rejimlerde Stalin’i, Atatürk’ü ya da Hitler’i sevmek mecburiyeti vardı. Bugün biyolojik yaşamı sevmek ve Ölüm’ü unutmak mecburiyeti var, totaliter propaganda öyle istiyor: “Siz özelsiniz, siz daha iyisine layıksınız! Hemen alın sonra ödeyin, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayın, varlığınız armağan olsun Ekonomik varlıklara!”

Sevdiğimiz bir insan öldüğünde ilk defa Sen’in ölümünle tanışırız. O güne kadar “insanlar doğar büyür ve ölür”. Ama anne, baba ya da bir kardeş öldüğünde böyle değildir. Bize yakın, senli benli olduğumuz, aynı sofrayı paylaştığımız insan ölünce ilk defa sıranın bize geleceğine inanmaya başlarız. Herkesin ölümünden Ben’in ölümüne giden yolda ilk duraktır Sen’in ölümü:

Kendimiz ve sevdiklerimiz için herşeyi kontrol edebileceğimizi zannetmek aslında çok ağır bir yük değil mi? Bu yüzden yakınları intihar eden insanlar büyük bir suçluluk duygusuna kapılıyorlar. Fakat bir gerçek daha var: İnsan yeme-içmeden ibaret olmadığı gibi çocukların ihtiyaçları da gıda-giysi ile bitmiyor. İcabında yoksul bir anne-baba çocuklarına boş bir tencereyi açıklayabilir ama sevgisiz bırakılmış bir çocuk için “herşey yolundaydı, neden intihar etti?” demek kanaatimce yanlış olur. Boş bir kalp boş tencere gibi değildir, çok ama çok ağırdır. Kelimelerin boş bıraktığı her saha şiddetle, kinle, intikamla doluverir

Ama ölüm fikrinden toplum olarak kaçmanın ağır bir bedeli var:

“… bana öyle geliyor ki bireylerdeki yaşama sancısı gittikçe artıyor ve aklın işlemesine engel olacak bir seviyeye geliyor. Öyleki sevdikleri birinin ölümü ile karşılaşmak tam bir trajedi oluyor. İntiharların arttığına tanık oluyoruz, aileler arası intikam amaçlı cinayetler artıyor, alkol komasından ve aşırı dozda uyuşuturucudan ölenler artıyor.

Suç örgütlerince işlenen cinayetler de değişti. Mesleğe ilk başladığım yıllara kıyasla gençler arasındaki hesaplaşma cinayetleri çok arttı. İnsanlar mihenk noktalarını kaybediyorlar. Herşey giderek hızlanmakta, insanların beklentileri de öyle. Herşeyi hemen isteyen bu toplum için ne Şimdi’den başka zaman var ne de ölümü düşünmeye vakit.

Bütün bu faktörler ölümü reddetme durumuna getirdi bizi. Ölümü reddetmek ise insan kavramına bakışımızı etkiledi. Bir asırdır küskünüz ölüme. Hayatın anlamını, varoluşumuzu sorgulama imkânını da kaybettik. Birey için tek önemli olan şey yaşamın gücüne nüfuz etmek ve sınırsız bir iyimserlik içinde olmak. Sonlu / ölümlü olduğumuz fikri yerine sınırsız haz alma fikrini koyduk. Bulaşıcı bir hastalık gibi ölülerden kaçıyor artık insanlar. “Onu iyi hatırlamak istiyorum” bahanesiyle ölen kişiyi görmek istemiyorlar. Tabutlar aceleyle kapatılıyor ve arkasından hızlı bir cenaze…”

Kendi hayat hikâyemizin başrol oyuncusu olan “Ben” figüranların ölmesine şaşırmıyor. İnsanlar ölür. Herkes ölür. Ama “Ben” herkes değil ki! Özel biri o!

Hayattaki hiç bir şey ölüm kadar kesin olmadığı halde inanmak neden bu kadar güç? Herkesin bildiği fakat inanmak istemediği bir şey ölüm. Normal bilgilerin aksine benim ölümüm kesin bir bilgiyse bile bu yaşamsal bilgilerden değil. Zannediyorum bizzat tecrübe ettiğimiz “Ruh’un ölümsüzlüğü” dünyevî mânâda  bitmez tükenmez bir süreye tekabül etmiyor. Ruh’un ölümsüzlüğü Ruh’un zaman-dışı oluşuna işaret ediyor. Zaman dışı derken… Dünyevî zamanların dışında ama muhtemelen ilâhî bir zaman tarafından iHaTa edilen bir MuHiT içinde… (Bkz. Derin Zaman Kitabı) Ölüm’ü akletmek “Zaman dışı” olma halini de tecrübe etme imkânı veriyor. Empirik olmayan, sayılmayan, ölçülmeyen ve bu dünyadan olmayan Ölüm bize hem bu dünya hem de Ahiret üzerine bilgi veren bir kitap gibi. Ne mutlu *Ölüm Kitabını okuyabilenlere!

James Watt’ın icadı olan buhar makinesi başka mühendislerce geliştirildi. Her geçen gün bu makinenin üretimi, kullanımı kolaylaştı ve ucuzlaştı. Avrupa’da sayıları hızla artan buhar makinelerini gören
James Watt sevinmedi: “İcadım henüz mükemmel değil, aşırı ısınmadan dolayı patlayabilir, insanlar ölebilir”. Buhar makineleri birbiri ardına patlıyor, çok sayıda işçi ölüyordu. Ama yeni işçiler bulunuyordu ölenlerin yerine. Havaya uçan bir fabrikanın ve ölen bir kaç işçinin maliyeti, elde edilecek kâr karşısında ihmâl edilebilirdi ve öyle de oldu. Amaç araçları meşru kılıyordu. İnsan da böylece endüstrinin ve ticaretin “gözünde” bir araç haline geldi.

Türkiye’de Akıl kelimesi etrafında bir karmaşa yaşanıyor. Analitik zekâ ile eş anlamlı kullanılıyor veya bazen zekâ yerine. Bana göre bir hırsız “aklını kullanıp” polisten kaçamaz. Aklını kullansaydı hırsızlık yapmazdı. Dünya için Ahiret’i satmazdı. Şahsen en net ayrımı Gazâlî Hazretleri’nin Mişkat-ül Envar’ında buldum. “Hak ile batılı birbirinden ayırd etmeye yarayan ilâhî bir nûr” diyordu. Zannediyorum Hristiyan alemi de bir dönem ikisini ayırd ediyordu yani Dünya kazancı ile Ahiret kazancı için kullanılan zihni kuvvetlere aynı ismi vermiyordu. Ortaçağ Hristiyan düşünürlerde bu hissediliyor. Ama modernite silindiri her şeyi dümdüz etmiş gibi görünüyor şimdi. Türkiye de bu durumda. Zira bizim “entelijensiya” 19cu ve 20ci yy’da vagon olmaktan o kadar memnun ki lokomotif rolüne soyunmak aklına hiç gelmemiş gibi.

Halbuki Gazâlî Hazretleri’nin Kalplerin Keşfi’nde anlattığı üzere ALLAH meleklere saf akıl, hayvanlara ise nefsin arzularını verdi. İnsan’a ikisini de verdi. Bu sebeple nefsini dinleyen bir insan hayvandan daha aşağı olurken aklını dinleyip ona galip gelen insanlar meleklerden de daha yükseklere kanatlanıp uçabilir.

Kentleşme, teknik ilerleme ve endüstriyel üretim İnsan’a zehirli bir hediye vermişti: Boş Zaman. Boş Zaman bildiğimiz Zaman gibi değildi. Boş Zaman can sıkıntısının ve korkunun toprağıydı. Modernlik trenleri, demir yolları ve telgraf telleriyle hız getirmişti. Ama bu hız yüzünden doğal Zaman’dan yani Güneşten, Ay’dan, Yağmur’dan uzaklaşıyordu insanlar. Yağmur artık bereket değildi, şık takım elbiselerin ıslanması, eteklerin çamurlanmasıydı. Doğa ile fikrî bağı kopuyordu İnsan’ın. Onu besleyen artık Toprak Ana değil maaşını veren fabrika müdürüydü. Doğal felaketler değil ekonomik krizlerdi yeni korkusu, yüksek fiatlar ve işsizlikti… “İnsanlar mevsimlere bağlı olarak yaşıyorlardı tarım devrinde. Bir mevsimde ekilir, bir başka mevsimde hasat edilirdi. Hasattan sonra ürünler satılır, düğünler yapılırdı. Kuzuların bile bir doğma mevsimi vardı. Ekonomik ve sosyal yaşam doğadan alıyordu ritmini. Hatta güneşten, aydan… Denizciler bile yıldızlara bakarak okyanuslara açılıyordu. Kısacası müzikten daha hızlı dans edilmezdi! Oysa fabrikalar, trenler, telgraf telleri ve bir saniyede gösterdiği 20 fotoğraf karesini seyirciye hareket diye “yutturan” sinema insana Zaman’ı kontrol edebileceği hissini verdi. Çünkü Zaman’ın “kontrol altına alınması” gerekiyordu 3 vardiya 24 saat işleyen fabrikalarda, para piyasalarında, asla geç kalmayan trenlerde… “Yaratılmış vakit” algısı yerini “üretilen vakte” bırakıyordu. Vakit artık bir nimet değildi, vakit nakitti.

İşte bu yüzdendir ki şu anda okumakta olduğunuz satırlar bundan bir kaç asır önce yazılamazdı. Çünkü 1800′lerde yaygınlaşan endüstriyel sistemler ile başladı “bir bebeği dokuz kadına bir ayda doğurtabilme” umudu. Peki ne öğrendik endüstriyel toplumların Zaman ile kurdukları “sapık” ilişkiden? Bergson’un dediği gibi “mekânlaştırılan Zaman” gerçekte bir vehimdi. Bunu öğrendik en başta. Mekân gibi düz, homojen bir çizgiyle ifade ettiğimiz zaman, eşit parçalara bölünmüş, birbirine karışmadan “akan” zaman, takvimler, ajandalar… Kendimize söyleye söyleye inandığımız bir yalandı “kontrol edilen – ölçülen” zaman… İnsan zamanı temsil etmek için kullandığı aygıtları Zaman’ın kendisi zannediyor artık. Saat 11:45:56, Pazartesi salıdan önce gelir. Meselâ 25ci saniyesini yaşamakta olduğum o dakikanın ilk 24 saniyesi geçip gitti bile. Son 35 saniyesi ise henüz var olmadı. Ya saniye? Onun bölünmezliğini kim garanti edebilir? Ciğerlerimi hava ile doldurma sürem bile yüzlerce, binlerce zaman kırıntısına bölünebilir bir kronometre ile.

Eskiden insanlar tek tek kötülük yapabilirlerdi. Yaptıklarından ötürü tek tek suçlu olurlardı. Endüstri devriminden sonra bu değişti. Teknoloji aracılığıyla kötülük kabul edilebilir(?) küçük parçalara bölündü. Savaş meydanında askerler görmedikleri düşmanları(?) öldürme imkânına kavuştular. Makineli tüfek, havan topu ve daha sonraları bombardıman uçakları sayesinde. Barış zamanı olursa buna bürokrasi deniyor.

İşte bunun için diyorum ki Edward Hopper çok zor bir şeyin resmini yapmayı başarmış bir ressamdır: Olgunlaşma aşamasındaki endüstri devriminin insan hayatı üzerinde bıraktığı izi! Yani Boşluk’u! Bu boşluk insana eziyet eden bir boşluktur ve başa türlü olmasına imkân yoktur. Zira hobilerle, fasıl geceleri, sushi barlar, Fransız şarapları, kişisel gelişim kursları, futbol tutkusu ve bir gecelik aşklar(!) ile doldurmaya çalıştığımız bu Boş Zaman özünde göz kamaştırıcı bir aynadır. Bu boşluk aynasında biri ölümlü ve diğeri ölümsüz olan İnsan’ı yani Ben’i ve Kendimiz’i görürüz. Bu Hakikat ise herkesin tahammül edebileceği cinsten değildir.

Zaman aynı sebeple bir tutkal, Geçmiş, Şimdi ve Gelecek arasında bir birleştirici. Aksi takdirde “İstanbul’da doğdum, 12 yaşımda ortaokula gittim, askerliğimi şurada yaptım, önümüzdeki sene evlenmek istiyorum” gibi bir cümle kuramazdık. O eski “ben” ile şimdiki “ben” ve yarınki “ben” aynı ise üçünü birleştiren (ve ayıran) bir şey olmalı değil mi?

“Bahçede çiçeklerle uğraşıyorsunuz. Salonda TV seyreden çocuklarınızın çığlığı ile irkiliyorsunuz. Koşuyorsunuz içeriye. Çocuklar ekrana kilitlenmişler, gözleri korkudan büyümüş. Ekrana bakıyorsunuz. Sakin sakin çayını içen birinin görüntüsü var. Hiç bir şey anlamıyorsunuz… Çünkü katilin o tasa zehir koyduğu sahneyi görmediniz. Sizin için sıradan bir çay tası geçmişte katilin zehiriyle, gelecekte ise çayı içenin kaçınılmaz ölümüyle bağlantılı. Ama siz ne geçmiş ne de gelecekle ilişkilendiremediğiniz bu sahneyi anı anlamıyorsunuz.”

Zamanı anlamaya çalışıyorsanız zaman nedir? sorusuna cevap arıyorsanız *burdaki makaleler size yardımcı olabilir.

“… Senin benliğinin hakikati, nasıl bu beden olur? Düşünürsen bilirsin ki, bugünkü vücudunun hücreleri, çocukluk zamanındaki hücreler değildir. Onların hepsi zamanla ortadan kalkmış, alınan gıdalardan yerlerine yenileri gelmiştir. O hâlde beden, aynı durumda kalmıyor, halbuki sen hep aynısın. Bu sebepten senin benliğin bedeninle değildir. Beden yok olursa olsun, sen her zamanki gibi zâtınla yaşarsın …” (Kimyayı Saadet,كيمياى سعادت, H.499 / M. 1105)

Evet… Bülbülün sesi güzeldir. Ama bu güzellik ne kuşun ses tellerindedir ne de ses dalgalarının frekanslarında. Bülbülün sesinin güzelliği dinleyenin kulaklarındadır sadece. Ve o güzellik oraya konduğunda daha o bülbül yumurtadan çıkmamıştı bile. İşte bilimin bilemeyeceği şey bu: Bütün’ün kıymeti parçaların toplam kıymetinden fazladır.

Pozitivizmin panzehiri ondan bin yıl önce doğmuş. Endüstri devriminden, Fransız ihtilalinden, iki dünya savaşından asırlar önce bu belânın ilacını, mutluluğun kimyasını ikram etmiş Gazâlî Hazretleri. Bir başka eseri, Tehafüt-ül Felasife (تهافت الفلاسفة) bilimsel yöntemler üzerine tefekkürler ihtiva ediyor. Müellif bu sayfalarda tümevarım, illiyet/nedensellik konusunda David Hume ve Ludwig Wittgenstein’ın henüz sormadığı sorularına cevap veriyor.

“Tüfek icad oldu mertlik bozuldu” sözü bu bakımdan çok ilginç. Zira insanların kılıçla dövüştüğü, öldürmeden önce göz göze baktığı bir çağda arkadan vurmak namertlik olabilirdi. Kahramanlık bir değerdi belki. Aman dileyeni affederek büyüklük gösterebilirdi savaşçı. İki kılıç darbesi arasındaki boşluğa biraz merhamet ya da biraz dua sığabilirdi.

Oysa dakikada yüzlerce mermi atabilen tüfeklerin, bir saniyede şehirleri, içindeki insanlarla beraber haritadan silen nükleer silahların dünyasında yok böyle bir boşluk. Çok teknik bir dünya bu ve insan hürriyetinin, insanî tercihlerin ifade bulacağı manevra sahası yok. 21ci asrın zihniyeti insanları içine almak istemiyor sanki. Kapısı olmayan bir eve benziyor çağımız. Sonradan açıklayabildiğimiz olayları yaşayıp geçiyoruz. İstatistikler ve olasılık hesaplarıyla her şey önceden öngörülmüş zaten. Akıllı telefonların dünyasında akılsız insanlar, nitelikli makineler diyarında niteliksiz adamlar çoğalıyor sanki.

3 yaş altı çocuklar üzerine yapılan bir araştırma bu küçük insanların 100’den fazla markayı bildiğini göstermiş. Çoğu ana dillerini konuşmayı yeni öğreniyor. Sevgiyi, dayanışmayı, inancı, hayatı ve ölümü öğrenmeden önce Coca Cola, Danone, Mercedes, Nokia’yı öğrenen bu insancıklar bize göre çok daha objektif değerlerle örülü bir dünyada yaşamayacaklar mı?

İnsan Kendi’si olabilmek için sırtını yasladığı iç değerler ile herkes gibi yiyip içtiği dış değerler arasında kırılgan bir dengede. Ancak denge dış değerler lehine bozuldukça objektif dünya sübjektif dünyayı siliyor. Belki bir çok insan artık indî (sübjektif) alemini, insanî değerlerini savunmaya dahi çalışmıyor. Zira insanlar insan olduklarından dahi haberdar olmayacak bir derekeye düşmüşler. Bir dışli çark, bir yedek parça gibi görüyorlar kendilerini. Her şeyin fiyatını bilen, hiç bir şeyin değerini bilmeyen bu modern insan geçmişte faşizmin kölesiydi. Bugün ise kapitalizmin. Belki de bunun için geçmişe özlem duyuyor, nerde o eski . . . ile başlayan cümleler kuruyoruz kimbilir…

“Tarih Şaşırmaktır” diyerek başlıyor yazar makalesine. Batı’yı şeytanlaştırmadan, Müslümanlar İslam’a ne yaptılar?,Şu Çılgın Müslümanlar, Getir bir tarih millî olsun!, Atatürk İngiliz valisi olmak istedi mi?, Bilim ve Teknoloji Neden Avrupa’da Gelişti?, Peki Genelkurmay ‘Karabekir açılımı’na hazır mı?, Çerkez Ethem’in ağabeyi Atatürk’e ‘Kürt açılımı’ önermiş, Keşifler Çağı ve Uyuyan Osmanlı?, Sanayisiz Osmanlı, Osmanlının Yıkılışında Tekke ve Zaviyelerin Rolü Var mıydı?, Geldikleri gibi gitmediler I: Lozan’ı anlamak, Geldikleri gibi gitmediler II:Lozan tehdidi, Geldikleri gibi gitmediler III:Halifelik Açısından Lozan, Bir Ortaçağ Hitler’i: Cengiz Han, Şeyh Said ‘İngiliz Ajanı’ mıydı?, Musul mu Dediniz?, İlk Darbe 1925′te Yapıldı, Kurtuluş Savaşı’nda Tarikatlar ve İdeolojik Körlükler, Cumhuriyet’in İslam’a ve Müslümanlar’a Borcu, Büyüklere Masallar I: Araplar Osmanlı’ya İhanet Etti, Büyüklere Masallar II: Müslümanlar ‘Cihad’ı Dinlemedi, Büyüklere Masallar III: ‘İslam Öncesi Türkler Medeniydi’,Kürtler “Azınlık” Olmayı Lozan Döneminde Reddettiler makalede yer alan başlıklar. Tamamını *burdan okuyabilirsiniz.

Medenî insanlarca kurulmuş nizamlarda ticaret ve şiddet yok sayılmaz ama adalet içindeki meşru sınırları çizilir: Birincisi haram, helâl, israf, cimrilik vb; ikincisi de celâl, hilm, gadap gibi mefhumlarla murakabe ve muhasara altında tutulur. Adalet’in yüksek surları sayesinde şiddet ve ticaretin cemiyeti istilâ etmesine mâni olunur. Zira medeniyetler teknolojiyle, ticaretle, şiddetle değil sevgi ve merhametle inşa edilir. Aksi takdirde robot ve hayvan medeniyetleri de olurdu. Ticaret ve şiddeti kullanarak bilgi toplumları, endüstriyel kentler ihdas edebilirsiniz hatta Varşova Paktı, Avrupa Birliği, NATO, Birleşmiş Milletler gibi menfaat klüpleri kurabilirsiniz ama medeniyet kuramazsınız. Herşeyin fiyatını bilen ama hiçbir şeyin değerini bilmeyenlerle yola çıkarsanız bu noktadan daha ileri gidemezsiniz.

Bu sebeple vermekten ve zamandan mütevellit olan vakıf müessesesi cemiyeti tezyin eden bir ziynet, bir lüks yahut iyi insanlara has bir incelik gibi görülmemeli. İngilizce karşılığı Foundation kelimesinin hatırlattığı gibi vakıf cemiyet binasının temeli. Manevî değerlere vâkıf olmak suretiyle hem İnsan’ı anlayarak ihata eden hem de cemiyet zemini altında bulunduğundan (ing. Under-stand) dik duran ve durdurucu, kayyum, taşıyıcı sütunlardır vakıflar. Neye karşı dik duran? Zamanın geçişine, unutmaya, ihmale, eskimeye, aşınmaya, manevî ölüme karşı. Dev piramitler ve gökdelenlerle dünyada maddî ölümsüzlük arayan firavunların tersine mânâda ölümsüzlük arayanların bu meşru zemini sürekli vermekte bulduğunu görüyoruz. İnsan meşru ya da gayri meşru şekilde bu ölümsüzlüğü, bekâyı, ilâhî zamandışılığı aramaya mahkûm ve mecbur bir yaratık. Çünkü bir gün öleceğini biliyor ama biyolojik ölümle son bulacak olan etsel varlığı bir hüviyet olarak kabul edemiyor. Ölümden kaçması ve korkması aslında İnsan’ın etten ibaret olmayı reddedişinin adı:

“… Her insan ne kadar müspet yaradılışta olursa olsun ölümünden sonra tekrar dirilmeyi düşünür, özler. Bu hayat dediğimiz mihnetler silsilesinin çok ileri zamana, müpheme atılmış bir mükâfatı gibidir. En müsait ve daima kazanacak kâğıtlarla oynanan bir oyun gibi, yeniden adeta baştan aşağı beğenmemek, inkâr etmek, değiştiğinden dolayı sevinmek için kalmışa benzeyen küçük bir mazi şuurundan başka her şeyi, her tarafı değişmek, güzelleşmek şartıyla tekrar yaşamak insanlığın elbette vazgeçemeyeceği bir hülyadır …” ( Saatleri Ayarlama Enstitüsü / Ahmet Hamdi Tanpınar)

“Muhabbet, Merhamet, Adalet, Ticaret ve Şiddet” şeklinde sıraladığımız değerler silsilesindeki adalet elbette bu dünyevî düzen değil. Daha önce belirttiğimiz gibi insanlıktan istifa etmeden önceki son nokta olan Adalet ne eşitliktir, ne intikam ne de racon. O kaynağını insan nefsinden ve dünyevi çıkar dengelerinden değil Ahiret şuurundan alır. Adalet bir tecellidir; insanların ihtiyaca göre ürettiği bir kurallar manzumesi olamaz. Burada haklı olarak şöyle bir şüphe akla gelebilir: Bu adalet iddiası sadece Müslümanlar için mi geçerli yoksa bütün insanlığı kapsayan fıtrî bir temelden bahsedilebilir mi? Bu soruya cevap vermenin kolay yolu İslâm dışı bir kaynaktan sağlama yapmak sanırım. Yunan mitolojisinde Thebai kralı Oidipus’un kızı Antigone (Αντιγόνη) bir isyan sırasında ölen kardeşini cenazesini kaldırmak ister. Oysa “hain” ilân edilen kardeşi kralın koyduğu kanunlar gereği mezara gömülmeyecek ve hayvanlara yem olacaktır. Trajedinin yazarı Sophokles (Σοφοκλῆς) kahramanı Antigone’ye şunları söyletir:

“… Kanunların üzerinde bir kanun vardır. Bir ölümlü olduğun için senin yazdığın kanunlar Tanrıların yazılı olmayan, ebedi ve değişmez yasalarından üstün olamaz. İlâhî yasalar bugün veya dün ile sınırlı değiller. O yasaların gücü ebedîdir ve kaynağı ezeldedir …”

Vakfetmenin zamanı kronolojik değil indîdir

“Sizi çağıracağı gün, O’na övgüyle icabet edecek ve (dünyada) pek az bir süre kaldığınızı sanacaksınız.” (İsra, 52)

“Elleri kuruyasıca Ebû Leheb ve kendi, kurudu da” (Tebbet, 1)

Bize nehir gibi akıp gidiyormuş gibi gelen, geri çevrilemez bir süreklilik arz eden müzmin zaman ile bir şeyin nasib olması yahut eşref saatinde yapılması farklıdır. Zaman bir tünelse vakit onun içinden dışarı kaçabileceğimiz kapıdır. Evet bizler kol saatlerimiz ve takvimlerle etiketlenmiş bir zamanın “içinde” yaşadığımızı vehmediyoruz ama yaşanmaya değer ne varsa vaktinde yaptığımız için mânâ taşıyor

İçinde yaşadığımız ve yaşarken kaybolduğumuz nasıl geçtiğini bilmediğimiz zamanı kontrol altına almanın ve terketmenin tek yolu manevi hayattır.

Sonsöz

Evet… Vakıf mefhumu bizi “Muhabbet, Merhamet, Adalet, Ticaret ve Şiddet” silsilesinden verme hakkına, modernitenin dayattığı homojen zaman vehminden verme vaktine götürdü. Bu şuurla baktığımızda iyi amellerin yapıldığı saaatlere hapsedilmediklerini, tersine zamandışı bir vasfı haiz olduklarını fark ediyoruz. İyiliklerin madde gibi aşınmaktan, kaybolmaktan münezzeh oluşu kullara bir ebediyet kapısı açıyor: Tenden ibaret olmadığını teorik olarak bilen insan dünyasını Ahiret’e vakfederek müteal / aşkın / transandan bir hakikate temas ediyor bu yolla. İçinde hapsolduğu ten kafesinden kurtulabilmenin yolu zamandışılıktan geçiyor çünkü:

“… Tanrılar zamanın dışında varlıklar olduğundan, nehirde sürüklenen yapraklar gibi onun içinde yolculuk etmezler. Onlar için her şey aynı anda olur. Bu, olacak olan her şeyi bilmeleri gerektiği anlamına gelmelidir, çünkü bir anlamda, olacak olan her şey olmuştur bile …” (Eric / Terry Pratchett)

Kul bu sebeple ebediyeti dayanıklı binada değil O’nun rızası için yapılan işlerde arar. Bu ancak maddî kalıcılık ile manevî ölümsüzlüğü tefrik edenlerin anlayabileceği bir incelik. Bu farukiyet olmaksızın Fatih Sultan Mehmet Han’ın türbesine 1481’den 1924’e kadar 443 yıl boyunca 100’e yakın hafızın hergün sırayla gelmesi ve sürekli Kur’an okunması, hazretin başucunda ALLAH kelâmının bir dakika olsun eksik olmayışını başka türlü anlaşılabilir mi?

Tabi mânâ ve maddeden bahsederken Descartes’in düştüğü düalizm tuzağına dikkat etmek gerek. İdealizm, materyalizm, düalizm vb arayışlar Kâinat’ı anlamamış olanların girdiği çıkmaz sokaklar. Madde ile mânâ birbirine karışmayan paralel evrenler değildir. Âlimlerin buyurduğu üzere mânâ maddenin lâtif hali, madde ise mânânın kesafetidir. Yani birbirini dışlayıcı iki farklı mefhum değil iki zıt cihet söz konusu. “Tevhidî bakış” diyebileceğimiz bu Bir’leştirici açıdan bakınca vakıf mefhumu da ilginç bir veçhesini sunar bize. Nedir o? Nefsimize, ailemize, dünyevî hazlarımıza harcama imkânı bulunan bir mülkün aidiyet sahasını tabiri caizse maddeden mânâya geçirmenin mümkün oluşu. Mülk elbette O’nundur ama isyan etme serbestliği verilmiş, “zalim ve cahil” olan insan O’nun nûrunu tasadduk yoluyla tasdik etme hürriyetine de sahiptir.

Zira beyaz zemin renkleri gösterse de beyaz nuru izhar etmek için en uygun zemin karanlıktır, zulmettir. İşte bu bu yolla insan ona emanet edilen mülkü kullara hizmet maksadıyla ve zaman sınırı koymaksızın verdiğinde yani mülkünü haz, ticaret, miras sahasından çıkarıp vakıf sahasına aktardığında mülkün O’nun mülkü olduğunu resmen beyan ve tasdik etmiş olur.

Bakınız İmâm-ı Âzam Ebu Hanife Hazreteri vakfı nasıl târif etmiş:

“… Vakıf mülk olan bir aynı, vakfedenin mülkünde habs etmek ve menfaatlerini gelirini; fakirlere veya diğer hayır yollarına tasadduk etmekten (sadaka vermek) ibârettir …”

Ebu Hanife’nin talebeleri olan ve “İmâmeyn” diye bilinen İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed ise şöyle demişler:

“Mülk olan bir aynı, devamlı olarak (alavechit-te‘bid) Allah’ın mülkü olmak üzere temlik ve temellükten menetmek ve menfaatlerini Allah’ın kullarına tasadduk etmektir”

Modern dünyada vakıf ibadet olarak değil dünyevî bir yatırım gibi algılanıyor. Ticaret, lobicilik, düşünce kuruluşu türü amaçlara hizmet eden vakıflar(!) çok. Siyasete, ideolojik kavgalara, batıl davalara adanan, kâh şöhret için kâh bir terapi gibi zenginlerin kendilerini iyi hissetmesi için harcanan paraların maddî dünyayı terk etmesi ve mânâya kanat açması mümkün mü?

“… Elbette ki onların ne etleri ve ne de kanları Allah’a erecek değildir. Velâkin O’na sizden takvâ erecektir. Onları öylece size musahhar kılmıştır, tâ ki size hidâyet buyurduğundan dolayı Allah’a tekbirde bulunasınız ve muhsin olanları müjdele …” (Hac, 37)

Vakıf Müessesesi
Medeniyet inşa etmek münevver Müslümanların haklı olarak yoğun mesai harcadıkları bir mevzu. Kanaatimizce vakıf mefhumu hakkıyla idrak edildiğinde medeniyet tartışmaları da bugünkünden çok daha sağlam bir zemine oturacak. Vergi muafiyeti yahut şöhret gibi dünyevî kaygılarla, ideolojik batıl davalarla kirlenmemiş bir vakıf idraki ihsan ve vakit arasındaki münasebeti anlamamızı sağlayacaktır. Zira kulluk şuuruyla yaşayan ve bu sebeple kendini homo-economicus zannetme illetinden kurtulan insanlar mülkü vakfetmenin müteâl veçhesini de kalplerinde tabi olarak hissedeceklerdir. (Bkz. E-kitap: Senin tanrın çok mu yüksekte?) Zaten medeniyet inşâ’ı da güzel binalarla değil güzel insanlarla başlamaz mı? İşte o güzel insanlar “Muhabbet, Merhamet, Adalet, Ticaret ve Şiddet” silsilesini fehmettiklerinden bir yandan vakıflarla muhabbeti ve merhameti diri tutacak, diğer yandan da adalet sayesinde ticaret ve şiddeti ihata edeceklerdir inşâallah. Devamını okumak için tıklayınız!

Biz insanoğlu sabit değiliz hep daha fazlasını istiyoruz. İnternet var. Daha hızlısını, cep telefonu var daha iyisini istiyoruz. Tabiatımız bu. Daha hızlı, daha lezzetli, daha güzel, daha büyük, daha ucuz. Eski zamanları düşünün. Şehrin en zengin insanları ile en fakirleri arasındaki fark “önemsiz” sayılabilir. Büyük bir evde oturan, ipeklere, altınlara bürünmüş, hizmetçilerine emirler yağdıran bir zengin ile aç gezen bir insan arasındaki “uçurum” komşuların yardımıyla biraz örtülebilir, “makul” seviyeye getirilebilir. Bu “basit” şehirlerin ülkesi de basit bir ülkedir. Adı konmasa bile “Kapital” topraktır. Altındaki maden, üstündeki tahıl ve hayvan, içinden geçen yollar, kıyısındaki limanlar… Toprağın hakimi hem ekonomik hem de askerî hakimiyet sahibi demektir. Toprak için siyaset, toprak için savaş, toprak için diplomasi yapılır. Bu ülkede para “sadece” ticareti kolaylaştıran bir araçtır. Hükümdarın ve çok zengin diğer kimselerin, baronların, kontların, toprak ağalarının zenginlikleri de toprakla ölçülür. Bunların dışında kolay kolay kapitalleşmiş para bulamazsınız. İnsan’ı devirmek için kökünden sökmek gerekir İnsan’ı devirmek için kökünden sökmek gerekir. Şimdi yukarıda verdiğimiz parametrelerin bir gecede yüz ile, bin ile çarpıldığını farz edin. Meselâ bir tarla sahibi bir yılda ürettiği buğdayın 100 mislini o yaz üretiyor. 100 kere fazla yük taşıyabilen atlarıyla yüz kere daha hızlı giderek buğdayını uzak şehirlerde satıyor sadece bir kaç gün içinde kazandığı parayla şehre geri dönüp daha da kârlı başka bir işe yatırıyor… Böyle bir “mucizeden” sonra bazı “şanslı” tüccarların ve toprak sahiplerinin Hızlı ve büyük miktarda para biriktireceklerini tahmin edebilirsiniz. Eskiden kuşaklar boyu birikim gerektiren miktardaki bir kapital artık bir ömre hatta bir kaç yıla sığabilecektir. Bu “yeni zengin” vatandaşlar elbette ülkenin hükümdarıyla rekabet edebilecek kadar zenginleşecektir, bu da kaçınılmaz. Bir başka deyişle iktidara ortak hatta talip olacaklardır. Çünkü Toprak=Kapital şemasından yeni bir dünyaya geçtik: Para=Kapital
Tamamen fantastik gibi görünse de makineler sayesinde(=yüzünden) 1700’lerden itibaren dünyanın böyle bir değişim sürecine girdiğini söylemek yanlış olmaz. Meselâ İngiltere’de ilk defa servise konan buharlı trenler ile at arabalarını karşılaştırın. Asırlarca at arabalarını geliştiren, at sayısını, tekerlek yapısını vs yavaş yavaş iyileştiren bir halk birden bire buharlı trene geçiyor. Üstelik bir saatte 50 km gidebilen bu trenler kısa bir süre sonra rayları 140 km hıza sahip daha “modern” versiyonlara bıraktılar. Yine o çağdaki savaşlara, kendisini “medenî” ilân etmiş milletler ile “ilkel” halklara bakarak değişimin hızı hakkında fikir edinebilirsiniz. Özellikle Afrika’daki sömürge savaşlarında zavallı insanlar topraklarını kapitallerini mızrak ve deriden kalkanlar ile savunurken İngiliz askerlerinin topları ve makineli tüfekleri vardı.

Örneğin 1879’da İnsan’ı devirmek için kökünden sökmek gerekir İnsan’ı devirmek için kökünden sökmek gerekir(1)Zulu Krallığı’nın “yutulmasıyla” sonuçlanan muharebeler genellikle bir kaç yüz İngiliz askeri ile 5-6 bin Zulu savaşçısı arasında yapılıyordu. Bir kaç yüz teknisyen yardımıyla işleyen makinelerin işsiz bıraktığı onbinlerce İngiliz tarım işçisi gibi Zulu savaşçıları da teknik asimetri sebebiyle ezildiler. Son derecede çarpıcı bulduğum bir başka örnek ise Karadeniz’in hakimiyeti için Rus ve Osmanlı ordusu arasındaki muharebelerdeki teknik asimetridir. Osmanlı bahriyesinin topçu subayları hatıralarında zırhla kaplı Fransız yapımı gemilere isabet ettirdikleri güllelerin geri sekip denize düşmesine hayretle seyrettiklerini yazarlar. Yine Fransız mühendislerin icadı olan parça tesirli güllelerin isabet ettiği güvertelerdeki insanların bir anda ölmesi büyük paniğe yol açıyormuş Osmanlı gemilerinde.

Aslında bu değişimler eskisi gibi yavaş olsaydı insanlar bir şekilde uyum sağlayabilirdi. Eskisi gibi yani 1600’lü yıllara kadar olduğu gibi. Fakat değişimin hızı en az kendisi kadar büyük bir sorun teşkil etti, hâlâ da ediyor. Uyum kabiliyeti en yüksek olanlar ile en yavaş/şanssız/tembel olanlar arasındaki uçurum derinleşmeyi sürdürüyor. Endüstri devrimi “sayesinde” 1800’lü yıllardan itibaren savaşlar da hızla endüstrileşti. Örneğin Hiram Maxim dakikada 500 mermi atabilen ilk makineli tüfeklerden birini icad etti. Bu bir tek askerin 100 tüfeğe eşit bir ateş gücüne sahip olması demekti. Gene bu teknik ilerleme “sayesinde” acemi bir asker çok sayıda profesyonel askeri öldürebiliyordu.
Patlayıcıların askerî kullanımı yaygınlaştı. Süvari taarruzları gibi ustalık ve kahramanlık gerektiren manevraların savaşın sonucu üzerindeki etkisi azaldı. Fabrikalarda hızla ve ucuza üretilebilen silahlar ile sıradan vatandaşları donatmak ve büyük ordular kurmak çok daha ucuz, kolay ve hızlı bir hal aldı, Trenin yaygınlaşması sayıca çok büyük orduları şehirlerden savaş alanlarına taşımayı bir sorun olmaktan çıkardı, Telegraf sayesinde uzak cephelerde savaşan orduların idaresi mümkün oldu.

Diğer yandan Avrupa’nın nüfusu hızla artıyordu, 1800’den önce 200 milyondan az olan bu sayı meselâ 1915’te 500 milyonu bulmuştu. Günlük gazetelerin yaygınlaşması ile insanlar bölgesel kimlikleri dışında yeni “renkler” kattılar kimliklerine: Fransızca veya Almanca konuşanlar, Protestanlar, işçiler, … Bu kimliklerin her biri siyasî rant sağlama potansiyeline sahipti Avrupalı güç odakları için. Meselâ Rusya’nın ekim devriminden sonra “işçi sınıfı” algısını büyük başarıyla kullandığına tanık oluyoruz. “

Savaş Çığırtkanlarının Dikkatine
Devletlerin dostu ya da düşmanı yoktur, çıkarları vardır.
Tüpgazı çakmakla kontrol etmemiz cesur değil salak olduğumuzu gösterir. Bu kalitede bir asker düşmanı değil arkadaşlarını havaya uçurur.
Şehid olmuş Boşnakların, Çeçenlerin cesur sözlerini paylaşıyorsun. “Ölümden korkmam” diyorsun. Ama onlar namaz kılıyordu, sen kılmıyorsun.
Amerikan dolarıyla damla damla ithal ettiğin petrolle gram gram savaş yaparsan bu Cihad değil taşeronluk olur. ABD’nin “dur” dediği yerde durursun.
Kendi silahını yapabilmek zordur ama onu düşman kadar hızlı ve çok sayıda üretebilmek, çatışma bölgesine gönderebilmek daha zordur.
“Savaş tankla füzeyle değil imanla kazanılır” diyen düdük makarnaları en son ne zaman sabah namazını cemaatle kıldılar?
Gadabını cihad, cahilliğini cesaret zanneden adamdan ne şehid olur ne de gazi. Cihad yapamaz, savaşa gider ancak.
5 vakit namaz tesbihatıyla beraber günde 1 saat. Sen 4 saat TV seyrediyorsun. Şehitlik şuuru olmadan nasıl şehid olacaksın?
Osmanlı’da ordu şeyhleri vardı, savaşa askerle beraber giderlerdi. Bizim ordumuzda düne kadar namaz kılanı fişliyorlardı.
Devamını okumak için tıklayınız!

Halk neden itiraz etmiyor? Zorunlu askerlik 1990’larda kaldırıldı. Ölen fransız askerleri kendi aileleri hariç kimseyi üzmüyor. Askerlik profesyonel bir tercih.Muhalefet ve medya neden sesiz?

Fransa’da basın büyük ölçüde (%70) silah endüstrisine ait. Le Figaro, Les Echos gibi günlük gazetelerin yanısıra fikir ve yorum dergileri, en önemli yayın evleri silah üreticilerinin kontrolünde: Hachette, Fayard, Grasset, Hatier, Hazan, Le Masque, Marabout, Pluriel, Stock, Le Livre de Poche, Larousse, Armand Colin, Dalloz, Dunod. Bunun yanında kadın dergileri (Paris-Match, Elle…), TV ve radyo kanalları (Canal J, MCM, CanalSatellite, Europe 1, Europe 2, RFM,…),  kitap ve dergi dağıtım kanalları büyük ölçüde Lagardère (EADS, Airbus, Eurocopter) ve Dassault firmalarına ait. Dassault Aviation (Mirage 2000, Falcon, Rafale) firmasının patronu Serge Dassault aynı zamanda UMP’de senatör ve Essone’un eski belediye başkanı. Siyaset, medya ve silah üretiminin tek elde toplanmasına karşı bir anti-tröst yasası yok Fransa’da.

Fransa ABD’den sonra dünyada en çok ve en yaygın askerî üsse sahip ülke. Eski(!) sömürgeler, “koruma altındaki”ada-devletler, nükleer denizaltılar ve uçak gemileri sayesinde Fransa dünyanın hemen her yerinde her an istediği hedefi vurabilecek bir askerî güçtür. Güneş Batmayan imparatorluğun mirasçısı İngiltere’nin de tuzu kuru. Ayrıca ABD üslerini kullanırlar. Ya öteki süper güç ve silah taciri olan devletler? Çin batıda dağlar ve çöllerle çevrili, doğuda Tayvan ve ABD yanlısı devletlerin karasularını kullanmak zorunda. Süper güç olarak rahat değil. ABD ve Fransa ile dans edebilmek için Afrika’da ve Bangladeş, Hindistan vb ülkelerde ticari(?) amaçlı kontuarlar açmaya başladı. Rusya da rahat değil zira limanların çoğu kışın donuyor. Akdenize geçmek için Türkiye’ye gebe. Baltık denizindeki limanların kullanımı da İskandinav ülkelerinin, Danimarka’nın hatta Londra’nın kaprislerine açık. Rusya’nın komünist devirden kalma askerî üsleri var ama bu konuda ABD ve Fransa ile dans edebilmesi zor.

Çok sayıda analistin öngördüğü gibi komünist Rusya’nın çöküşü (1980’li yılların sonu) Batıda “NATO’ya gerek var mı?” sorusunu gündeme getirmişti. Öcü Komünizm tehdidi ortadan kalkınca bir çok ülke savunma harcamalarında önemli kısıntılar yaptı. Panik halindeki silah firmalarına yeni bir öcü lâzımdı. Bu rol Müslümanlara verildi.

Fransa saldırmışsa uygarlık götürmüştür, aydınlatmıştır. Başkası “bizim ülkemize” saldırmışsa mutlaka barbardır, mutlaka çocukları öldürmüş, kadınlara tecavüz etmiştir. Tarih kitaplarındaki zırvaların temizlenmesi zordur. Özellikle Fransız ordusunu eleştiren ifadeler konulmaz. Meselâ Cezayir’de bir milyon Müslümanı aç bırakarak öldüren askerlerden bahsedilmez. Eskiden savaşmış askerlerin dernekleri çok aktiftir ( fr. “anciens combattants”) Millî eğitim bakanlığına, millet vekillerine, okul kitabı basan yayın evlerine sürekli baskı uygularlar. Fransa için ölmüş askerleri vs bahane ederek duygu sömürüsü yaparlar.

Dış borç ve ekonomik kriz ile boğuşan Fransa’nın binlerce km uzaktaki Mali’de bir savaşı finanse etmesindeki mantık nedir peki? Kim ödeyecek? “LE” cevap: Tek bir Fransa yok. Yani çıkarları, beklentileri ortak olan, devletiyle, halkı ve endüstrisiyle birlik ve beraberlik içinde bir Fransa yok. Tam tersi. Halk (her halk gibi) ödediği vergilerin kendisine okul, hastahane vs olarak dönmesini istiyor. Halbuki Dassault, Lagardère gibi firmalar devlet hazinesinden daha fazla paranın savunmaya harcanmasını istiyor. Bunun için Mali’deki savaşın gerekli ve haklı olarak gösterilmesi gerek.

Sonuç

Fransa insan hakları için savaşmaz. Para için savaşır. Para geldikten sonra her rejimle anlaşır; islamcı, şeriatçı, faşist, komünist fark etmez. Mali’deki savaş İslâm’a karşı yapılan bir haçlı seferi değil “sadece” bir yağmadır. Afrika’nın hammadeleri gibi Fransız halkının vergileri de ütülmekte. Mali halkı bu “büyük oyunda” piyondur. Fransız silah endüstrisinin siyasete uyguladığı baskı büyük ölçüde ABD’deki duruma benzemektedir. Benzer manipulasyonlar, psikolojik harp taktikleri, vs.

Rusya-Türkiye İlişkileri

Karşılıklı hava sahasını kapatma durumunda Türkiye’nin Rusya’ya vereceği zarar Ruslarınkinden çok daha büyük.
Moskova ve St Petersburg gibi şehirlerin batıda olması sebebiyle Rusya Türkiye hava sahasına muhtaç. Tersi doğru değil.
Rusya Türkiye’den fazla kendisine zarar verecek ambargolar uyguluyor, tipik Rus tepkisi. Rusya rasyonalist değildir.
Rusya ambargo, hava sahası gibi restleşme durumlarında kendi kâr/zararını düşünmez, azamî can yakmaya bakar.
Çarlık dönemi dahil Rusya tarihine baktığımızda müttefiklerini er ya da geç yuttuğuna tanık oluruz.
Zihin yapısı itibariyle Ruslar ifrad ve tefrid dışında yaşayamazlar. Bu yüzden hiç kimsenin sinirleri Ruslarla ittifak edebilecek kadar sağlam değildir.
Bu yüzden Rus tarihinde gördüğümüz kazanç ve kayıpları başka hiçbir ülkenin tarihinde göremeyiz.
Onlarla ticarî, siyasî ve askerî işbirliği yapılabilir ama Ruslara asla arkanızı dönmeyin, pişman olursunuz.
Ruslarla kurduğunuz ilişki Fransız veya Almanlar gibi karşılıklı çıkar ilişkisi olamaz. Her zaman onlardan önce davranmaya hazır olun.
Avrasya’nın hasta adamı: İhracat gelirlerinin %80’i petrol+gaz olan Rusya Suudlerin OPEC kaprisleri ve FED’in $ kıskacı içinde.
ABD’nin Suud ortaklarıyla kurduğu Çeçen ve Afgan tuzaklarına düşen Rusya’nın Ukrayna’da daha zeki olması gerekmez miydi?
Çakmakla gaz kaçağı arayan Türklerin lümpenliği Rus ruleti oynayan Ruslar için etkileyici değildir.
Türkler gibi Ruslar için de kurallar çiğnenmek için vardır.
Ruslar Batı’nın modern devlet kalıbına bir türlü giremeyen köylülerdir. Ticarî ve siyasî tepkileri Batı klişeleriyle öngörülemez.Devamını okumak için tıklayınız!

Bilim adamları, kainatın yaşını  5-15 milyar yıl olarak tahmin etmektedir. Kainat bu kadar yıldır hiç bozulmadan, muhteşem bir denge içerisinde sürüp gitmektedir. Oysa gerek kainatın teşekkülü gerekse varlığının mucizevi bir şekilde devam etmesi, olasılık hesaplarına göre mümkün değildir. Aynen aşılanmış bir yumurta ve tek hücre olarak anne karnına düşen insanoğlunun hayat macerasının devam etmesi gibi…

Zira anne karnındaki cenin, annenin topraktan aldığı besinlerle beslenmeye başlar.  Bu gıdalar zerreler halinde cenine yapı taşları olmaya başlar. Her geçen gün binlerce zerre cenine eklenmeye devam eder ve mükemmel bir insan vücudu ortaya çıkmaya başlar…Mesela bu esnada insan cenine yapı taşları olarak giden milyarlarca zerreden bir kaçı yanlış bir yere gitse, göze gidecek bir hücre kulağa gitse ya da dişe gidecek bir zerre beyne gitse ortalığı bir kaos alacak, denge ve düzen bozulacaktır. Sahi bu zerreler, yapı taşları tesadüfen mi gidecekleri yerlere gidiyorlar ya da çok mu zekiler? Ya da onları yönlendiren İlahi bir kudret mi vardır?

Daha bitmedi. Aynı gerçek insanın doğumundan sonraki hayatı için de geçerlidir. Zira insan doğduktan sonra da temelde topraktan aldığı gıdalarla beslenmeye devam etmekte, söz konusu yapı taşları yine ilgili organın ilgili hücresine şaşmaz bir düzen içerisinde gitmektedir.

Bugün 7 yaşındaki oğlum süt dişini döktü. Belli ki süt dişi görevini tamamlamıştı. O küçücük, bembeyaz diş, cismani olarak küçük olsa da ben de büyük bir tefekkür kapısını aralamaya yetmişti. Öyle narin ve mükemmel bir yapısı vardı ki, insan düşünmeden edemiyor ve bütün bu olup bitenleri kuru bir tesadüfe bağlamak ya da oluruna bağlamak ve yahut olanlara duyarsız kalmak, perde arkasındaki Yüce gücü görmemezlikten gelmek sanırım nankörlükte son nokta olmalıydı. Aklı ve iradesi olmayan diş hücreleri, dişimize değil de gözümüze gitseydi elden ne gelirdi demeden kendimi alamadım. Kainatta yaratılan her şeyin bir görevi olmalıydı. Tabi insanın da.

Bunun  yanında insan aynı topraktan, aynı gıdalarla beslendiği halde simadan karaktere, parmak izinden fıtratına kadar farklı bir alemdi.

Bir diğer mevzu, insanın meydana gelmesinde olduğu gibi hayatının devamı da  aslında adeta mümkün değildir. Zira mikroskobik bir yapı olan hücrelerde herhangi bir arıza olmaması ya da kılcallardan birinin tıkanmaması için hiçbir sebep yoktur. Ve hatta Hz. Ali’nin ifadesiyle “Her yudumda her lokmada -Hatta teneffüs edilen her havada- ölüm vardır”

O halde insanın da, kainatın da meydana gelebilmesi ve varlığını devam ettirmesi tam bir mucizedir. Bu mucizenin gerçekleşebilmesi için sonsuz bir ilim sahibi, sonsuz bir kudret sahibini gerektirmektedir. Bu kudret, ilim ve irade tek bir varlıkta toplanmalı ki, bu sistem bütün ahengi ve muhteşem düzeniyle meydana gelebilsin ve yine o Yüce kudretin istediği ana kadar devam edegelsin. İşte adına “Allah” dediğimiz sonsuz ilim, kudret ve irade sahibi, dinin de ilmin de gerçek sahibidir.

Meselenin bir başka boyutunda ise; bilimin, belli bir zümrenin tekeli altına alınmasıyla sermaye ve güç merkezlerine ve hatta ideolojik araçlara hizmet eder hale gelmesi, bakış açılarımızı çarpıtması ve kalın bir duvar olarak önyargılarımızı beslemesi vardır.

Mesela Nahl Suresi 66 .ayette;

“Şüphesiz (sağmal) hayvanlarda da sizin için bir ibret vardır. Onların karınlarındaki fışkı (yarı sindirilmiş gıdalar) ile kan arasından (süzülen) içenlere halis ve içimi kolay süt içiriyoruz.” buyrulmaktadır.

Dekart’ın “Kartezyen Dualizm”inin düştüğü hataya düşmeden başka bir deyişle, dini bilime mahkum etmeden bu ayete biraz açıklık getirirsek;

Bugün bilim adamları, 1 kg sütün oluşması için, sağmal hayvanın memesine ortalama 10 ton kanın gidip gelmesi ve sirkülasyon yapması gerektiğini vurguluyorlar. Günde 40 kilo süt veren bir sağmal hayvan için, ortalama 400 ton kan sirkülasyon yapıyor demektir. Lakin bu verilerden bahseden bir cami hocasına bilimperestler yada seküler zihniyet hiç şüphesiz burun kıvıracaklardır. Tıpkı “Sütten denizler, baldan ırmaklar, meşrubattan nehirler” gibi cenneti anlatan ayetlere burun kıvırdıkları gibi…

Din ve bilim aynı  gerçeğin iki farklı düzlemdeki ifadesinden bir açıdan da birbirini tamamlayan iki yüzünden ibarettir. Dolayısıyla aralarında en ufak bir çatışma veya çelişki olamaz…

Bilim, 108.000 km/saat hızla “dünya dönüyor” diyor, din ise; sebepler dairesinde ve hikmetine binaen Yüce Kudret tarafından “dünya döndürülüyor” diyor… Maneviyattan ve vahiyden kopuk bilim olayın failini terk ediyor ve işi tesadüflere bırakıyor…Aradaki tek fark bu kanaatimce. Ancak sonuçları itibarıyla önemli bir fark!

Kaldı  ki, din bilhassa İslam taklidi bir imanı değil, araştırmaya ve delile dayalı bir inanmayı esas alır. Din’e taklidi bir imanla da girilebilse de, bu pek tasvip edilen bir durum değildir. Bu şekilde ki bir iman yapısı da çok çabuk sarsılabilir ve hatta yıkılabilir yapıdadır. Bu nedenle Kuranı Kerim ısrarla “düşünmüyor musunuz, aklınızı kullanmıyor musunuz, bakıp gözlemlemiyor musunuz” şeklinde ikazlar da bulunarak, hayat, tabiat, düşünce, bilim ve akıl arasında derin ve kopmaz bir münasebet kurar.

Bununla birlikte, “Tabiat” bilimin çalışma alanıdır. Gözlemlenebilen ve üzerinde deney yapılabilen maddi bir sahadır. İslam’da tabiat, Allah’ın Esma-ül Hüsna’sının mevcilenme yeridir. Ve tabiat bu özelliği ile Allah’a ulaştıran nurdan basamaklar diyarıdır. Dolayısıyla tabiat Kur’an gibi bir kitaptır. Kur’an ise, onun anlamını, kendisinden nasıl istifade edileceğini açıklayan kutsal bir broşür mesabesindedir. İnsan ise, aynı kitabin üçüncü nüshasıdır.

Kur’an, “güneşe, aya, yıldıza, yere, göğe, gündüze geceye, zamana, insanın benliğine, incire, zeytine” yemin ederek insanı tevhid, ibadet, adalet hedefleri istikametinde bütün bunları araştırmaya sevkeder. Evet Kur’an’da geçen bu yeminler, gaflet uykusuna yatmış, tefekkür etmeyen, düşünmeyen, akıl etmeyen insanların başına birer tokmak etkisindedir.

Günümüz tarih bilimlerine baktığınızda, adeta insanoğlu eski Yunan Medeniyetinden önce adeta kara cahillikle ve ilkellikle boğuşuyor olması lazım gelir. Zira, günümüz bilimcilerin bu bakış açısı, tek yönlü ileriye doğru terakki anlayışına göre, insanlık devrini taş devri, yontma taş devri, cilalı taş devri, tunç devri gibi çağlara ayırdı. Ancak bu çağlara nasıl geçildiğini mesela  ateşin, tekerleğin, yazının ve bunun gibi nice keşiflerin nasıl keşfedildiğini açıklamadı. Oysa bir keşfin oluşabilmesi için başta malzeme, ihtiyaç, akıl yorma ve de en önemlisi bazı ön bilgilerin ve kesinleşmiş temel bilgilerin olması zaruridir. Arşimet ifadesiyle bir destekle dünyalar yerinden oynatılabilirdi ancak o destek olmadan bir adım öteye gidilemezdi.

Evet, deney ve gözlemine alamadığı hususları bilimsel kabul etmeyen, din ve manevi meseleleri dogmatik sayan, dolayısıyla değersiz bulan ve bunları da büyük ölçüde teori kümelerinden ibaret sosyoloji ve psikoloji gibi sosyal bilimlere havale eden dahası kendi prensiplerini kutsallaştıran günümüz bilimleri ya da bilimperestleri, mesela ilk gemiyi kimin yaptığını ve nasıl yaptığını, ilk saati kimin neye ve hangi bilgiye dayanarak bulduğunu açıklamak zorundadır. Mesela ilk elbiseyi insanın nasıl ve neyle diktiğini, iğne ve ipliği nasıl keşfettiğini açıklamak zorundadır. Zira ne bilim ne de keşiflerin tarihi 16. yüzyılda başlamıştı ne de insanoğlunun en büyük buluşu, uçak, füze, internet ya da elektronik aletlerdi. Bunlar olmadan da insan yaşayabilirdi. Ancak insan yemeden içmeden ve hatta giymeden yaşayamazdı. Taa baştan beri insana ne yiyip ne içmesi gerektiğini ona kim öğretti veya ilham etmişti acaba? Öyle ya insanoğlu, kendine neyin faydalı neyin zararlı olduğunu keşfedinceye kadar, soy sop, sahibi olması bu denli uzun yaşaması dahi ihtimal dışıdır…

“Oku, Yaratan Rabbinin adıyla! O, insanı “alak”dan yarattı.  Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir. Hayır, insan kendini yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder. (Alak Suresi 1-7.Ayet)”

Evet, bilimin açıklayamadığı  veya ısrarla açıklamaktan kaçındığı soruların cevabı burada…

Bunun yanında ortada henüz okunacak bir kitabın varlığı dahi yokken, “Oku” emrinin verilmesi oldukça manidar. Demek ki, kitap olmasa da ortada okunacak koca bir kainat ve onun fihristi insan var. Oku emriyle bilimsel çalışmalara herhangi bir sınır getirilmemekte ancak bu okumanın yine Allah’ın adıyla yapılması istenmektedir. Zira ancak öyle olursa yapılan faaliyetlerin insana yada kainata bir zararı dokunmazdı. Ancak Allah’ın adıyla olursa, ortaya çıkacak bilimin neticelerinden insanoğlu kendini emin hissedebilirdi. Ancak Allah’ın adıyla olursa, ortaya çıkan neticeler, doğayı kirletmede, insanı öldürmede, insanı yok etmede, haksız hakimiyet kurmada ve yeryüzünde fesat çıkarmada kullanılmazdı. Ancak Allah’ın adıyla olursa, bilimin neticeleri ancak o zaman, yeryüzünü imarda, bütün insanlığın faydasına ve insanın maddi-manevi terakkisi, huzur ve güveni adına kullanılırdı.

Bilim kendini dinden soyutladığı müddetçe, belki küçük bir azınlığa MADDİ bir ferah getirse de, yol açtığı inkar, dolayısıyla huzursuzluk, güvensizlik girdapları yanı sıra, görülmemiş sömürü düzenleri, zengin-fakir uçurumu, sonu gelmez savaş ve çatışmalar, bir defada toplu katliamlar (Bakınız Hiroşima, Nagasaki ve dünya savaşları), derin yaralar, gibi pek çok felaketleri de beraberinde getirecektir ve öyle de olmuştur.

Sahi, Din ve Bilimin iki ayrı sahaya hitap eden, iki ayrı disiplinler olması gerektiğini, düşünenler hala var mıdır? Ya da din ve bilimin çatıştığı tezinde ısrarcı olanlar?

Sonsöz:

Bilim (külli) irade ve Kudret’e dayanan “İlahi Kanunların” keşfi neticesinden ortaya konan prensiplerden başka bir şey değil. Sadece bilim mi, her şeyin hükmünü ve kanununu koyan O’dur. İstisnasız, biz insanoğlu dahil bütün canlı ya da cansız varlıklar O’nun emrini yerine getiririz. O’nun hükmünü ve kanunlarını uygularız. Şöyle ki;  O’nun gör diye verdiği gözü görmekte, işit diye emrettiği kulağı, O emretti diye tam bir itaatle işitmekte kullanırız. O’nun dinine dair ileri geri konuşurken bile, O’nun konuş diye verdiği dil, damak ve gırtlağımızı O’nun dediği biçimde hiç itirazsız kullanırız.

İnanan inanmayan istisnasız herkes, O’nun kurallarına, korkutucu ifadeyle (?) O’nun şeriatına zaten taraftarız.

Bilmeyenler için küçük bir hatırlatma; “Şeriat”, “kurallar” demektir. Sadece dinin kurallarını  değil, yaşamanın kurallarını/şeriatını  da, O belirliyor. Güneş hâlâ  doğudan doğuyor şeriat bunu gerektirdiği için… Nefesiniz doğdunuz günden beri akciğerlerinizdeki alveoller üzerinden, kalbinizin özel kaslarının istikrarlı ve sessiz çalışması sayesinde kanınızı tazeliyor. Anlayacağınız nefes alıp veren herkes Şeriatçı. Nefes alıp verme esnasında gırtlaktan çıkan “HUU” nameleri de işin çabası.

Din ve bilim aynı  gerçeğin iki farklı düzlemdeki ifadesinden bir açıdan da birbirini tamamlayan iki yüzünden ibarettir dedik. Dolayısıyla aralarında en ufak bir çatışma veya çelişki olamaz…Çatışma ilim adamının zihninde olur. Onun henüz gerçekleri kavrayamayışından, teorilerden hakikatlere geçemeyişinden veya yanlış bir din anlayışına sapmış olmasındandır.

İnsanlığa faydadan çok zarar getirmiş, imandan çok inkar hesabına kullanılmış olan günümüz bilim anlayışı, vicdanını ve insanlığını askıya almış robot insanların elinde kaldığı ve Allah adına okunmadığı müddetçe insanlığın, kendi eliyle yontup sonrada taptığı gibi, bu modern puttan daha çok çekeceği var demektir.

Devamını okumak için tıklayınız!

Her ağacın kurdu özünden olur

İkinci dünya savaşı sonrası kurulan zengin ve demokratik rejimlerin öncesindeki faşist ulus-devletlerin yani Hitler, Mussolini, Stalin ile geçen 1930’ların temeli aslında 1789 Fransız devrimi sırasında atılmıştı. Çünkü tam o sırada Avrupa’da aristokratik toplumları, kralları, derebeyleri mümkün kılan fikrî zemin aşınmıştı. Ama Avrupalı eşitlik istediyse bunu soyut bir değer olarak talep etmedi. “Soyluların” ayrıcalıklarından nefret ediyordu, eşitlik talebi bu nefretten doğmuştu. Yani negatif bir tarifi vardı, eşit haklar ya da adalet değildi arzulanan. Eşitsizliklerin ortadan kalkmasıydı. Bu sebeple Avrupalının eşitlik arzusu tehlikeliydi. Faşizme, Komünizme kapı açan bir arzuydu bu. Çünkü hak ve Adalet üzerine inşa edilmiyordu. İnsanlar pekâla sefalette hatta kölelikte de eşitlenebilirdi. İki dünya savaşı, Stalin Rusyası, Mao’nun Komünist Çin’i ve daha nice örnek sayılabilir.

Teknolojiden önce de zamanımızı (=Ben’liğimizi) çalanlar oldu. Hayatta kalmanın tek amaç olduğu rejimlerde, devlet terörü altında inleyen toplumlarda da görülür bu.  Meselâ Stalin Rusya’sında insanlar robotlaşmıştır. Gizli polisin milleti rastgele tutuklaması yüzünden insanlarda “direniş / risk / suç / ceza” algısı bile kaybolmuş. (Bkz. Aleksandr Soljenitsin, Gulag Takım Adaları) Tehditlere göğüs germek, savaşa, ölmeye, öldürmeye de anlam vermek gerekir. Ama tehdit algısı ile ölüm birbirine çok yakınsa korkacak vakit bile bulamaz insan. Düşünmeye vakit yok, üzülmeye, sevinmeye vakit yok. Bu kadar yoğun şiddet de insanı insanlıktan çıkarır; bir cinnet hali başlar. “Normal” bir savaşta kahraman olabilecek insanlar savaş ötesi bir şiddet halinde komşularını ihbar edebilirler. Hatta onları öldürüp yiyebilirler!

Avrupalı oturduğu evi yıkıyordu ama başını sokacağı başka bir çatı yoktu ortada. Eskiden din üzerinden tarif ettiği, ilâhî adaletin tecellisi kabul bir adalet vardı. Evet, kral ve yakınlarını kayırıyordu bu adalet, evet ideal değildi, adil değildi bu düzen. Ama ya yerine konulacak olan eşitlik? Bu adaleti sağlayacak mıydı? Müspet ve menfi sonuçlar ortada.

Avrupa’da laiklik de bir din özgürlüğü talebi olarak doğmadı. Daha çok Vatikan nefreti, kilise baskısına bir reddiye idi. Yani tıpkı eşitlik gibi, negatiflik içinde, itirazla tarif edilen, değersiz bir değerdi laiklik. İşte bu itiraz kültürü şekillendirdi batı usulü demokrasileri. İsyankâr ve reaksiyoner. Faşist diktatörlükler ya da komünizm gibi diğer totaliter rejimlerle kıyaslandığında demokrasi elbette çok daha iyi. Ya da “MADE IN BATI” olan batı bütün alternatiflerin içinde en az kötü olanı demokrasi.

Tabu bu tahlilden sonra insan şöyle bir soru sormak istiyor: “Kardeşim, sen neden, kimden yanasın?” Bürokrasi devleti semayeyi ve ticareti yönetse “faşizm” oluyor. Ceberrut bir devlet ekmek ile şantaj yapıyor kendi halkına. Yok eğer liberal ceyeranlarda kalıp, ticareti ve finansal hareketleri tamamen serbest bırakırsak bu sefer sermaye sahipleri devletin içine sızıyorlar. ABD’de gördüğümüz gibi bir oligarşi kuruluyor. Polisi, savcısı, borsa denetim kuruluşlarıyla devletin çarkları sermaye için dönüyor. Adını ne koyarsanız koyun güçlerin bir elde toplanması sakıncalı; sonuç kötü, faşizm olmazsa liberal totalitarizm oluyor. Yasama, yürütme, ordu, sermaye, basın, din… bir ülkenin gidişini etkileyecek güçler tek bir elde toplanınca adalet işlemez hale geliyor, halkın iradesi çiğneniyor. Haliyle “Devlet mi bankaya müdahale etsin yoksa banka mı devlete?” şeklinde sunulan iki alternatif(!) gerçekte bir aldatmaca. Özel ve kamusal güçlerin hukuk dışına çıkması ya da hukuk çerçevesinde kalmasıdır temel sorun.

Kimilerine göre Donald Trump seçimi sosyal medya sayesinde kazandı. Hilary Clinton ve CNN, FOX gibi kanallar sürekli sosyal medyadan yayılan “yalana haberlerden” (fake news) yakınıyorlar. Belki de yalan haberden değil yalan tekelini kaybetmekten rahatsız oldular? Gerçek ne olursa olsun teknoloji eskiden bir oligarşiye ait olan medya gücünü, en azından kısmen sıradan insanların eline verdi. Sosyal medya ırkçılık, yalan haber ve hakaretin yayılması için uygun bir zemin olsa da “haber” ve “bilgi” ve bunlara ait yorumları herkesin erişebileceği bir noktaya getirmesi açısından ilginç.  Fikir Kalıntıları 1 Fikir Kalıntıları 2 Fikir Kalıntıları 3

Farklı ulusları sınırlanmış bölgeler içinde, barış içinde yaşatmayı amaçlayan bir siyasî sistem değil. İnsantabiatına uygun da değil; günlük hayatın gerçeklerine de uymayan soyut
bir kavram. Zira hayvanların serbestçegeçtiği “ulusal” sınırlarda insanların pasaport göstermesi
bile ulus-devlet yanlışlığını göstermeye yeter. Ulus Devleteri Nedir? Ulus- devlet 19cu asırda kapitalistlerin ihtiyaçları için icad edilen bir bölme yöntemi. Yani hammadde, sermaye, üretim araçları ve ticaret yollarına hakim olan güçlerinihdas ettiği hukukî(!) bir çerçeve. Devrin endüstripatronları yeraltı kaynaklarını, ticaret yollarını veinsanları paketleyip paylaşmışlar. Bu paylaşmayı meşru ve sanki halkların tercihiymiş gibi sunmak için bir takım gösteriler de düzenlemişler: Milletler Cemiyeti, Berlin Barış Konferansı,Birleşmiş Milletler… Aslına bakarsanız “ uluslararası” futbol maçları, güzellik ve şarkı yarışmaları,olimpiyatgibi müsamereler bile 19cu asır kapitalist zihniyetinin bir mirası.

Bugün 21ci asrın finansallaşan kapitalizmi endüstri ve tarım patronlarını sadık derebeyleri haline getirdi. Ulus- devlet artık imparatorluk engelinin çözümü değil; dünyayı süpermarketleştirmek isteyenlerin önünde en büyük engel. Bu sebeple geçmişte imparatorlukları yıkıp ulus-devlet modelini savunan sermaye sınıfları bugün ulus
-devletleri yok etme peşindeler. Avrupa Birliği, WTO, GATT ve nihayetbütün bunların meyvesi olan TPP. Başarmalarına az kaldı.Yine de kendimizi “ulus” zannetmemizin kapitalizme bir faydası var: Bizi birbirimizle savaştırıpelimizdeki parayı alıyorlar. Eskiden savaş çıkınca endüstriyel kapitalizm “uluslara” silah satıyordu.Şimdi finansal kapitalizm sahte krizler çıkartarak yahut “ulusal”  borç faizleri, doların değeri veenerji fiyatlarıyla oynayarak kan emiyor.
birşey söylenmemiş.

1930 model ulus-devletlerin ihtiyaç duyduğu kullanışlı aptalları üreten bir fabrika. Geçmişte faşist devletlerce maden işçisi ve asker üretmek için kullanılırdı. Milli eğitim sayesinde insanlara robotça tepki vermek öğretilirdi: Zil çalınca belli bir yere toplanmak, üniforma giymek, okulda müdüre, fabrikada usta başına, orduda komutana itaat etmek.

Bugün millî eğitim kapitalizmin ihtiyaç duyduğu vasat zekâlı demokrat hayvan çiftliği olarak kullanılıyor. (Bkz. Demokrasinin en büyük düşmanı halktır!) Eskiden kraliçe için ölmenin şeref, beyaz ırkın üstün, bayrağın kutsal, savaşın kahramanlık olduğuna inandırmak gerekiyordu halkı. Bugünkü yalanlar farklı:

Bankacılar dürüsttür ve müşterilerin çıkarlarını korurlar;
Sürekli baklava börek yiyen bir kadın zayıflama kremiyle kilo verebilir;
Herkes parfümle yakışıklı, sakız çiğneyerek mutlu, cep telefonuyla akıllı olabilir.
Coca Cola hayattır, hayat eğlencedir, eğlence bencilliktir, borç ve kredi kartı özgürlüktür.
Bu sayede milyonlarca insan ihtiyaçları olmayan şeyleri almak için borçlanıyorlar ve borçlarını ödemek için sevmedikleri işlerde ömür boyu çalışıyorlar. Eski zaman kölelerine benziyor ama yeni kölelerin zincirleri rengârenk boyanmış.

İnsanlar nasıl aptallaştırılır?

Düşünmeyen, eleştirmeyen, sorgulamayan insan üretmek için beyinlere format atılıyor. Bu format atma bir tür lobotomiden ibaret; cerrahide beyindeki ön lobların uçlarındaki prefrontal korteks bağlantıların kesilmesi demek. Sinirli hasta bu yolla bitkisel hayata geçiyor ve hasta yakınları rahat edip  beyin cerrahına bir sürü para veriyorlar.

Millî eğitimdeki yöntem nedir?

Tutarsız “bilgileri” ezberlemek zorunda bırakılan çocuklar bir süre sonra çelişkiden rahatsız olmamaya başlıyolar. Meselâ:

“Birinci dünya savaşında yenilmedik, sadece yenik sayıldık”
“Çanakkale geçilmedi ama İstanbul yine de işgal edildi.”
Kurtuluş savaşında bütün dünyayı yendik ama sadece Yunanlılarla savaştık.
Lozan bir zaferdir.
Alfabenin değiştirilip bin yıllık tarihimizin yok olması harikadır; her sene kutlanmalıdır.
Bu lobotomi sayesinde beynin farklı bölgeleri birbirinden bağımsız çalışmaya başlıyor. Aptal ve cahil de olsa itaat edilmesi gereken öğretmenler sayesinde çocuklar akla, gerçeklere değil otoriteye boyun eğen robotlar haline geliyor. Bu sistemde “zekâ” ezberlemek ve tekrardan ibaret. Sorgulamadan ezberleyen vasat talebeler ödüllendiriliyor. Sorgulayan asiler cezalandırılıyor.

Belirtileri

Millî eğitimin formatladığı insanlar:

Günde 4 saatten fazla TV seyredebilirler.
90 dakika süren bir futbol maçını, kaçan golleri, antrenör hatalarını vs 90 gün konuşabilirler.
Sırf “moda” diye yani herkes yapıyor diye yırtık pantolonlar veya iç çamaşırlarıyla sokağa çıkabilirler.
Sloganları ve komplo teorilerini gerçek bilgiden ayırd edemezler.
Millî Eğitimin Zararları

Devletler bu kullanışlı aptalları kullanır ve bu yüzden millî eğitim sistemlerini değiştirmek zor. Ama bu insancıklar sadece kendi devletleri tarafından değil herkes tarafından kullanılabilir. Düşünmeyi bilmeyen, tutarsızlıktan rahatsız olmayan ve akla/gerçeklere değil otoriteye itaat eden insancıklar başkaları için de kullanışlıdır. Meselâ düşman ülkelerin gizli servisleri ve terör örgütleri için…

Yanlış giden neydi? Herhalde bu soru Müslümanların en fazla sorduğu ve bir türlü net bir cevap
veremediği bir soru. Aslında net cevaplar verilmediği söylenemez. Ama her verilen net cevabın isabetli olduğunu söylemek de pek mümkün görünmüyor. Geçenlerde Milliyet gazetesinde Yaman Törüner’in “İslam gerçeği” başlıklı yazısını okuyunca hala probleme ne kadar yüzeysel yaklaştığımızı, hala değerlendirmelerimizi ideolojik/politik gözlüklerle yapmaya devam ettiğimizi farkettim.

Yazar, Robert Spencer’ın Amerika’da en çok satan listesindeki bir kitabını yazı konusu yapmış
ve kendince kitabın 6 maddede özetini çıkarmış. Amerika gibi, Müslümanları ay tanrısına tapan garip insanlar olarak tanıyan bir ülkede İslam’ın bilinmemesi yazarlara geniş bir çalışma alanı sunuyor. Özellikle 11 Eylül’den sonra İslam’la ilgili ne yazılsa çok satıyor. Para kazanmak isteyen yazarların da muhafazakâr Hıristiyan halkın psikolojisini dikkate alarak yazdıkları muhakkak. Bunu doğal karşılıyorum. Ama Türkiye’de, Müslüman bir toplumda yaşayan bir insanın, Robert Spencer’ın kitabını okuyup “İslam kılıç zoruyla yayılmıştır, İslam ülkeleri geri kalmıştır, demek ki sorun İslam’dadır, şeriat kuralları zaten çok ilkeldir, hem İslam çok kadınla evlilik yapmaya, küçük yaşta evlenmeye izin vererek kadınları ikinci sınıf yapmıştır” gibi bağnaz bir bakış açısını yazısına yansıtmasını anlamakta güçlük çekiyorum.

Sözgelimi bir dinin yayılmasını salt zorbalığa bağlamak sosyolojik ve psikolojik gerçekleri göz ardı etmek değil midir? Asimilasyonun bile belirli bir sosyolojik altyapısı yok mudur, bir din/ideoloji/fikir zorbalıkla yandaş bulabilir mi, bu nasıl mümkün olabilir? Hem İslam ülkelerinin geri kalması sadece dine bağlı bir olguysa, Orta Çağdaki muazzam bilimsel gelişme nasıl açıklanacaktır? Hem kadın hakları konusunda yine İslam ülkelerinin çağlar boyunca kadınlara mülkiyet hakkı, boşanma hakkı, tazminat hakkı gibi temel haklar sunması açısından Avrupa’dan çok ileride olması ve ancak bu farkın 19.yüzyılda tersine dönmesi ne ile açıklanacaktır?

Geçmişi modern çağın getirdiği bakış açısıyla değerlendirmek ne kadar doğrudur? Tarihi olguların, kendi şartları ve sosyolojik ortamları içinde değerlendirilmesi gerekmez mi? Aşağıda Princeton üniversitesi profesörlerinden İslam-Batı ilişkileri uzmanı Bernard Lewis’in bir makalesini sunuyorum. “Yanlış giden neydi?” sorusuna verilen cevapları ve değerlendirmeleri içeren bu yazı, bence hem net cevaplarla sorunu tespit ettiğini zanneden gazetecilerimizin; hem de sorunu sürekli hayali iç ve dış düşmanlar üretmekte arayan Müslüman toplum için okunması gereken bir makaleyi *şurdan okuyabilirsiniz.

Bilim ve teknoloji alanında buluşumuz pek yok ama gün geçmiyor ki din konusunda yeni bir icat çıkmasın. Televizyon karşısında merakla “acaba bugün neler caiz ilan edilecek, neler haram edilecek?” diye merakla bekliyoruz. Bektaşi’ye sormuşlar: “İslam’ın şartı kaçtır?” diye, “Birdir!” demiş. “Hac ve zekatı siz kaldırdınız, oruçla namazı biz kaldırdık, geriye kelime-i şahadet kaldı”. Ben kelime-i şahadetten de emin değilim, her an bir profesör çıkıp “böyle bir şey yoktur, imanın şehadeti mi olur” diye ortaya çıkabilir. İslam kolaylık dinidir diye kuşa çevirdiler hükümleri. Bir ara şişe dibi gözlüklü karikatürlerden fırlamış bir tip çıkartırlardı.

Hayreddin Karaman, kendisi için “dört beyazdan kaçının, şeker, tuz, un, Zekeriya” demişti. Adam, kurbanı horoza kadar indirmişti; kadınlara da büyük kolaylık sağlamış göğüsler fora bir şekilde namaz kılmalarına cevaz vermişti. Otel odasında porno izlediği belgelenince de “ben ibret için baktıydım, vah vah ettim o kızları görünce…” demişti. Herkesin nefsi, zaafları vardır. Ama bütün dinler bu zaaflarla mücadele edip arınmayı hedeflemez mi? Yani din konusunda bir profesörlük söz konusu ise -ki bu çok saçma- bunun kriteri emirlere uymak ve yasaklardan kaçmak konusundaki hassasiyet olmalı herhalde. Rahmetli dedemin hiç ilmi yoktu, Allah’ın buyruklarını hiç sorgulamazdı; ama (herhalde bu yüzden) tertemiz bir kalbi vardı, onun seher vakti döktüğü göz yaşlarıydı benim idealimdeki din. Hiç kendi kitaplarını referans göstermemişti, zaten ne bir kitabı ne de reytingi vardı, Allah adına konuşup helalleri, haramları eğip bükmezdi, din onun haliydi, hayatıydı, oturuşu, kalkışı, nezaketi, selamı, tebessümüydü, şefkatiydi. İyi ki dedem bir ilahiyat profesörü değilmiş diyorum kendime.

Geleneksel din’in de uygulamada yanlışları çoktu ama en azından samimiyet, muhabbet, teslimiyet vardı. Ben bu ilahiyat profesörlerinden de, onların icatlarından da çok sıkıldım. Aile toplantılarında din meselelerinin ortaya atılıp tartışılmasından da ikrah ettim. İlahiyat profesörlerinin bir büyük zararı da bu oldu. Din’in siyaset gibi, futbol gibi, tartışılacak, insanın bilgisinin olmasa da fikrinin olabileceği bir alan olduğu tevehhümü oluşturdular. Her şeyin kutsallığını bozdular. Artık bacak bacak üstüne atıp çiğ ağzımızla Allah, peygamber ne demek istemiş “muhakeme” yapıyoruz hiç ar duymadan, hepimiz birer küçük şeyhülislam, birer fetva emini… hangi hadis uydurma, hangisi sahih şıp diye gözünden anlayıp ayetleri engin din bilgimizle şerh ediyoruz. Şu muhakemelerin bolluğundan da dini yaşamaya bir türlü sıra gelmiyor. Halbuki bir güzel insanın dediği gibi: “Din öğrenmekle yaşanmaz, yaşandıkça öğrenilir” ve malesef bizde Hz. Ömer ra’ın dediği gibi inandığımız gibi yaşayamadığımız için yaşadığımız gibi inanmaya başlıyoruz. Makalenin devamını *burdan okuabilirsiniz.

Selahaddini Eyyubi hakkında doğru tespitlerin yer aldığı yazıda eleştirdiğim nokta müslümanların iç hastalıklarından bahsetmiş olmasına rağmen iç hastalıklara sebeb olan İslâm düşmanları hakkında birşey söylenmemiş. Devamını okumak için tıklayınız!  Konuyla ilgili bir başka makalede Müslümanların Zamanla İmtihanı anlatılmış. *Burdan okuyabilirsiniz. Yahudilerle ilgili derinlemesine analizlerin yapıldığı bir başka kitabı da *burdan okuyabilirsiniz. İslâmcılık Devrim ve Demokrasi, İsim ile İslâm Arasında Muhafazakârlık, Müslümanlar Para’dan an-Namaz mı?, Organik dinimi geri istiyorum!, Müslüman Ülke mi, Müslümanca Ülke mi?, Tek Bir Doğru Yok mu?, Ali Bulaç Hiç Melek Görmüş Müdür?, İslam ve Özgürlük: Var mı Bir sorun?, Müslüman Futbol Hastası Olur mu ? İslâmcılık:Devrim ile demokrasi arasında, İran İslam Devrimi ve İmam Humeyni, Ali Şeriati gibi ilgi çekici makaleleri de *burdan okuyabilirsiniz. 

Artık Kürtsüz bir “Kürt Terörü” ile karşı karşıyayız. 2ci PKK maalesef 1ci PKK’dan daha tehlikeli.
Kürtlerin haklı taleplerini sömüren eski PKK ile Kürtleri devreden çıkarmış yeni PKK iki farklı terör örgütüdür. 1cinin panzehiri adaletti.
Barış süreci doğru bir tercihti ve PKK’yı Kürtsüz bıraktı. Ancak petrol sebebiyle yeni bir PKK ihdas edildi. Kürtlerin en büyük düşmanı oldu.
2ci PKK tıpkı DAEŞ gibi harita çizmek için kullanılan bir şiddet örgütü. Fransız, Alman, ingiliz, sırp asıllı paralı askerlerce yönetiliyor.
Kürt, Arap, Türk, İslâmcı vs her kılığa girebilen bu profesyonel katiller “özel güvenlik” şirketlerinden maaş alır.
Savaşla ilgisi olmayan bir çok şirket de kendilerine özel ordular kurmaya başladı. Gıda devi Monsanto “Black Water’i satın aldı.
Para için öldüren bu özel ordular savaşın psikolojik baskısına dayanamayan “normal” askerlerden daha kullanışlı.
PKK veya DHKP/C etiketiyle öldüren paralı askerler bölgeye “eğitimci” sıfatıyla geliyorlar.
Black Water gibi firmalar güvenlik sağlamak için gelirler ama uzun süre kalmak için daha çok terör üretirler.
PKK’ya “yardımcı” olan özel güvenlik şirketleri suikast gibi görevlerde de rol alıyor. Sur ve Cizre’de bunu gördük.
Rastgele ateş açıp sivil öldürmek PKK partneri “contractor” firmalar için reklâm/pazarlama yöntemidir.
İş adamı ve siyasetçi koruma uzmanı güvenlik firmaları için PKK ve daeş terörü asla bitmemesi gereken, altın yumurtlayan bir tavuk.
Cizre’de kullanılan özel silahlar ile tutuklanan Sırp, Rus ve Almanlar “contractor” birliklerinin işareti. Önemli olan kim ödüyor?
Genelde bütün halk direnişleri büyük miktarda paraya acil olarak ihtiyaç duyarlar. Üstelik banka vb normal para kanallarını kullanamazlar. Bu sebeple kaçakçılık, haraç vb yollara başvururlar. Ama örgüt küçük ve eylemleri az ise para kaynaklarına olan bağımlılığı da sınırlı kalır. Halk direnişi “halktan” kopmaz, bir “holding” haline gelmez. ETA, IRA vb böyledir. PKK ise holdingleşmiştir. para kaynakları bakımından da Avrupalı terör örgütlerine kıyasla çok daha “dal budak sarmış” bir ekiptir. Yani Kürtler PKK’ya tamamen sırt çevirse bile PKK ayakta kalabilir. Bir avantaj gibi görünen bu durum aslında PKK’nın ölüm fermanıdır. PKK’nın Kürtlere ihtiyacı kalmadı Terör ve Kürt meselesini konuşurken gözden kaçan bir nokta bu: PKK’nın artık etnik veya bölgesel bir aidiyet duygusuna ihtiyacı yok. PKK kendi yaşamı için gerekli olan eko-sistemi kurmuş vaziyette. Bütün Kürtler PKK’ya sırt çevirse bile örgüt ayakta kalabilir. Evet, PKK / KCK / BDP ekibi davasızlıktan muzdarib. Bu sebeple tarif edemedikleri yapay davaların peşine düştüler: Statü, özerklik… Oysa Kürtlerin gerçek sorunları vardı: Anadilde eğitim, anadilde yargılanma, OHAL zamanında zorla göç ettirilenlerin tazmin edilmesi,… Fakat hayır, Kürtlerin hayatını kolaylaştıracak hiç bir şey PKK / KCK / BDP ekibinin ilgisini çekmedi, varsa yoksa statü ve özerklik.

Davasız ve Kürtsüz bir PKK, Siyasî amaçlar için insan öldürme noktasından yola çıkıp sonunda Kürtler için(?) Kürt öldüren bir örgüt oldu PKK. Zihinlerdeki bu kopuşu sanırım en güzel anlatan olaylardan biri BDP’lilerin cenaze evlerinden kovulması gösteriyor. BDP’li bir heyet, aileye taziye ziyaretinde bulunmak istedi. Ancak bu istek, Faris’in yakınlarını kızdırdı. Aile, BDP’li yöneticilerin de aralarında bulunduğu grubun taziye talebini kabul etmedi. “Çocuğumuzu siz öldürdünüz. Hangi yüzle buraya geliyorsunuz. Sizi burada görmek istemiyoruz.” sözleriyle tepki gösterdi. Bunun üzerine BDP’liler araçlarına binerek Demircan ailesinin evinden ayrılmak zorunda kaldı …” (Avcı, Kaya, Hakkârî)

PKK’nın özellikle son beş-altı yılda evrim geçirme nedenine bir kaç cümleyle değinmek istiyorum. Kuşkusuz yazıda işaret edilen her bir farklılığın bir arkaplanı var. Yalnız PKK’yı sözü edilen örgütlerden farklı kılan en önemli etmen PKK’nın bu örgütlere kıyasla çok daha kullanılmaya açık ve müsait olmasıdır diye düşünüyorum. Bir başka deyişle karşılaştırma yapılan diğer silahlı örgütler hedef ve ideallerine ulaşma noktasında kendi stratijileriyle hareket edip uzlaşma ve müzakerelere açık bir insiyatife sahipken, PKK böyle bir insiytife sahip değil. Açıkçası gerek içerde gerekse de dışarda kızışan güç ve iktidar hesaplarına göre sürekli şekil alan ve temel bir hedef ve ideolojisi olmayan bir örgüttür PKK. Dolayısıyla attığı her adım bu güç odakları tarafından şekilleniyor. Biraz daha açayım. Sayın Mehmet Yılmaz’ın da işaret ettiği gibi, son birkaç yılda bu bağımlılık daha da artarak örgüt adeta bir evrim geçirme noktasına gelmiştir.

“Çıkmaz sokak” olarak özetlenebilecek bu tuhaf evrimleşşme(savrulma daha yerinde olacak) içerde ve dışarda olmak üzere iki temel konjünktüre dayanıyor. Dikkat edilirse (eskiden de örnekleri olmakla beraber) PKK’nın “oyun bozma”yı temel taktik haline getirme anlayışı AKP iktidarının güçlenmesiyle eşzamanlı ve orantılıdır. Zira PKK, Türkiye’deki köklü siyasi değişimi kendi örgütsel çıkarları için bir tehlike olarak algıladı ve dolayısıyla olası -başarı-planlarını değişimden yana güçlü bir AKP’de değil, tersine statükoya yenilmiş/çökertilmiş mağlup bir AKP’de aradı. Tabi bu algı PKK’yı hızla Ergenekon’a hizmet eden bir yapıya dönüştürdü.
Dış konjönktürde ise Arap ülkelerinde yaşanan halk ayaklanmaları PKK’nın kendini bitiren intiharında etkili bir rol oynadı. Artık her nasıl bir hayal ve kurgu ise PKK, muhtemelen devleti şiddetin içine çekerek bir kaos yaratmayı ve böylelikle Libya örneğinde olduğu gibi dış güçlerin müdahale etme hasabına kapıldı. Bilindiği gibi, PKK son bir yıl içinde şiddeti kırdan kentlere taşıdı. Sokak terörüne hız verdi; çocuk,sivil kadın ayrımı yapmaksızın şiddeti en üst noktaya tırmandırdı. Hedef ve amaç Türk kamuoyunun öfkesini harakete geçirmek ve devleti 1990’ların yöntemlerine zorlayarak bir iç savaş başlatmaktı(r).

Hesap tutmadı;PKK istediği ve umduğu şekilde halkı sokaklara dökemedi. Kürt halkı bu pespaye oyuna gelmedi. Aksine, örgüt kendi tarihinde görülmeyecek bir eleştiri ve dirençle karşılaştı Kürt halkı tarafından. Bu metodu ve hesapları tutmayınca da bütün ülkeyi infiale sürükleyecek yeni eylemlere yönelmiş durumda. Son olarak gerçekleştirdiği vahşet ile yeniden bir Türk-Kürt düşmanlığı hedefliyor. Bu da tutmayacak. Bu ülkede ne Türkler ne de Kürtler artık savaş istemiyor. Ne var ki kuyrukları sıkıştıkça Kürt halkının istek ve taleplerini duymayarak cinnet yaşıyor PKK. Tablo şu anda bu.

ETA veya IRA gibi hareketler ile PKK arasında kurulacak parallellik çok sınırlı. Nedir sebebi?

Birinci fark: Avrupalı terör örgütleri binlerce bombalı eylem yapmıştır. Ama önemli bir kısmında can kaybı olmamıştır. çünkü bir çoğu gece yarısı kimsenin geçmediği yerlerde patlamıştır. Beceriksizlik? Hayır. Silahlı propaganda zaten böyle yapılır. Bir ETA mensubu bazı sivilleri “kazayla” öldürdüğünü iddia edebilir. Pişman olmuş olabilir. Veya yıllarca örgüt üyesi olduğu halde hiç insan öldürmemiş olabilir. Ama PKK mensuplarının durumu aynı değil. ETA’nın “esas mesleği” silahlı propaganda iken PKK’nın mesleği silahı gerçekten kullanmak ve insan öldürmektir.

İkinci fark: 1968’den günümüze ETA’nın öldürdüğü insan sayısı 850. Yazıyla sekiz yüz elli. PKK’nın ise 40.000 can, yazıyla kırk bin. Bazı yıllarda ETA kimseyi öldürmemiş. 1999, 2004… Bazen yılda “sadece” bir veya iki ölü. Yani “etnik terör” derken aynı şeyden bahsetmiyoruz. Ciddi bir yoğunluk farkı var. ETA veya IRA zaman zaman bir insan öldürerek “hey biz buradayız” diyor, söylemine medyada yer açıyor. PKK ise bütün bir ülkenin stabilitesini hedef alıyor. Hedef sadece medya değil. Rejime oynuyor ama “eskiyi muhafaza” için. Ergenekon gibi PKK da OHAL istiyor. PKK dediğimiz örgüt cinayeti “seri imalat” haline getirmiş.

Üçüncü fark: Avrupalı terör örgütleri yapı olarak PKK’dan ayrılıyor. Gerek etnik terör yani Korsika Ulusal Kurtuluş Cephesi, ETA, IRA … Gerekse “solcu” terör örgütleri yani italyan Kızıl Tugaylar, alman Baader-Meinhof (Kızıl Ordu Fraksiyonu) nispeten küçük, çevik ve itaatkâr yapılar. “Bizim” DEV-SOL gibi. Örgütün bir numarası ile yeni katılmış çömez akşam aynı masaya oturup bira içiyor. Biz de ise PKK oryantal bir yapıya sahip. Yani hiyerarşik mesafe uzun ve çok başlılık var. Aralarında fikir ayrılıkları hatta kanlı hesaplaşmalar oluyor. PKK yok, PKK-lar var. Bir kısım ile anlaşsanız bile bundan hoşnut olmayan diğer kısım eylemlere devam edebiliyor.

Dördüncü fark: Türkiye Cumhuriyeti’nin içinde siyasî çıkarları PKK ile paralel olan bir ekip var. Son saldırıda bir kez daha gördük: PKK’nın 7-8 yere birden saldırabilmesi, ağır silahları, cephaneyi sınırdan içeri sokabilmesi istihbaratta ciddi bir “şikenin” işareti. Bir başka deyişle ETA konusunda durum net: “cici ispanyol devleti kaka-pis teröristlere karşı”. Türkiye’de ise bir OHAL mirası var. “Devlet terörü” dediğimiz şey bir kurgu değil. Devlet bizzat kendi eliyle yıllarca teröre destek olmuş. PKK’ya adam yazmış. Bugün de PKK hem Ergenekon çetesiyle hem de bazı belediyelerle, dernek vb ile ortaklaşa çalışıyor. Toplum ile hatta bölge ekonomisi ile içiçe geçmiş bir yapılanma var. PKK’lı veya yardımcı olmaya hazır olanların sayısı çok, devletin kademelerinde de mevcutlar.

Beşinci fark: Yöntem-Amaç gerilimi. Avrupalı terör örgütlerinin belli hedefleri vardı. “Bunlar verilirse şiddeti bırakırız” diyorlardı. Bugün 40 bin ölümden sonra hâlâ PKK’nın talebini tam olarak bilmiyoruz. Hatta Diyarbakır ve çevresindeki bir kaç il Türkiye’den ayrılmış olsa bile PKK’nın şiddeti bırak(A)mayacağı hemen hemen kesin. PKK son 5 yılda evrim geçirdi. Siyasî bir amaç için değil şiddet için şiddet ister hale geldi. Her ne koşulda olursa olsun PKK’nın kendi iradesiyle şiddeti terk etmesi mümkün görünmüyor.

Altıncı fark: Avrupalı terör örgütleri hemen hiç bir gerginliği olmayan jeopolitik alanlarda at koşturdular. Özellikle soğuk savaştan sonra bu sükunet daha da arttı. Avrupa birliğinin siyasî stabilite şemsiyesi ve ekonomik refahı içinde silahlı propagandanın yeri yoktu. Yasemin Çongar’ın yazısında buna dair detaylar çok iyi anlatılmış. Oysa Ortadoğu’da eylem yapan ve yine burada iddia sahibi olan PKK için durum farklı. Haritalar sürekli yeniden çizilmekte. Irak işgal altında. İran’a bir ABD saldırısı ihtimali az değil. Suriye ve bir çok Arap ülkesi zaten kırılgan olan stabilitelerini de yitirdiler. Türkiye İsrail ile kavgalı. Dahası dünya petrol rezervlerinin önemli bir kısmı ayaklarımızın altında. Orta Asya’dan gelip geçen gaz ve petrolü de ekleyin. Özetle PKK’nın silah bırakması sadece Türkleri ve Kürtleri ilgilendiren bir mesele değil. ETA’nın silah bırakmasi Fransa ve İspanya ile sınırlı bir olay iken PKK’nın silah bırakması neredeyse küresel bir mesele. Tabi ki Türkler ve Kürtler kazançlı çıkar ama dişlerini gıcırdatacak çok aktör var, Ortadoğu’da, ABD’de ve Avrupa’da barış’a üzülecek ekipler var.

Yedinci fark: Bir terör örgütü siyasî hedeflerine hemen ulaş(a)mazsa “holdingleşir” ve adi suçlar işleyen fuhuş, uyuşturucu vb mafyalarla organik bağlar kurar.

Kürt Meselesi ve PKK üzerine sitede en çok okunan makaleler
*Türkiye bölünür mü?
Kürtlerin Tarihi Üzerine Kaynak
Ulusalcı Kürtler
Türk-Kürt Meselesine Gerçekçi Çözümler
Kürtlerin Dini ve Kürt Meselesinin Gerçekleri
Yeni PKK kimdir?

Adam isyan ediyor: “Sınırımızın dibinde Türkmenler katlediliyor; büyük devlet buna izin verir mi?” Evlâdım senin büyük devletin Osmanlıydı. Yıkıldı.
Osmanlı toprağındaki her katliamda ilk defa oluyormuş gibi zıplayanlara hayret ediyorum. Bosna, Libya, Cezayir, Filistin, Suriye… Zulüm 24 saat önce başlamadı. Zulüm 100 yaşında.
Osmanlı yıkıldı ve hepimiz enkaz altında kaldık; Türkmenlere, Boşnaklara “soydaş” vs deme, onlar senin vatandaşın!
1ci dünya savaşından 5 sene evvel Londra kontrolünde bir damla petrol yokken adamlar donanmayı kömürden dizele çevirdiler. Manyak mı bunlar?
Bosna’ya, Filistin’e, Libya’ya ağlıyorsun ya; Osmanlıyı yıkan zalimlerin yüzüne tükürmen lazım.
Türkiye büyük devletse şunu yapsın, bunu yapsın… Senin gazetecin Amerikalı “merhaba” deyince mayışıyor. Büyük devlet olmak için evvelâ büyük millet olmak lâzım.
İngiliz Kudüs’ü almış Yahudiye vermiş, Mekke’yi almış Vahabiye verip Londra saat kulesi dikmiş. Milletin (=Ümmetin) işgal altında!
Günde 4 saat maç ve dizi seyreden bir halka her şeyi yaptırabilirler. Öz babasını bile vurdurtabilirler.

Devamını okumak için tıklayınız!

İnsanlar ele geçirmek istedikleri şey için “ötekini” öldürmeyi Habil-Kabil’den beri biliyorlar. Ama teknik ve organizasyon değişiyor. Devletlerin dostları, düşmanları yoktur çıkarları vardır.
Tavsiye makaleler:

Jeopolitiğe Giriş / Philippe Moreau Defarges (1) »
Jeopolitiğe Giriş / Philippe Moreau Defarges (2) »
Strateji ve Siyaset »
Strateji, Taktik ve İnsan »
Taktik ve Nefsanî Baskılar »
Cesaret »
Savaşta aklın önemi ve sınırları »
Savaş bilimsel değil insanî bir faaliyettir »
Savaşta deniz araç mıdır yoksa amaç mı? »
Sermaye – Savaş – Ticaret üçgeni ve Okyanuslar »
Mahan’ın “Sea Power” tezi taktik mi yoksa stratejik mi? »
Okyanus jeopolitiğinde sabitler ve yeni kartlar »
Avrasya’nın tarih sahnesine geri dönüşü: Heartland ve Halford Mackinder »
Savaş bir soygundur / General Smedley Butler »
Yeni başlayanlar için enerji (1)
Yeni başlayanlar için enerji (2)
2ci Dünya Savaşı petrol yüzünden mi çıktı?
Rüzgâr nükleer enerjinin yerini tutabilir mi?
Arakan’ı boşaltın, gaz ve petrol geçecek
Bağımsız bir Uygur devleti hayali kuranlar yenikatliamlaraçanaktutuyorlar.
Küresel ısınma çok iyi bir şeydir »
Küresel ısınma bitti… İkinci dalga geliyor!
Ayrıca küresel ısınma ve nükleer enerji makalesini *burdan okuyabilirsiniz.

Liberalizmin Kara Kitabı burdan okuyabilirsiniz. [kitap halinde]

*Liberalizm Demokrasiyi Susturunca makalesini burdan okuyabilirsiniz.
*İslâm ve Liberalizm hakkında detaylı bir makale şurdan okuyabilirsiniz.
*Liberalizmin kusurları yazısını burdan, sorunları yazısını şurdan okuyabilirsiniz.
*Liberal düşünce ve Türkiye yazısını burdan okuyabilirsiniz.
*Demokrasimize mola verelim mi yazısını burdan okuyabilirsiniz?
*Banka Ordudan Tehlikelidir burdan okuyabilirsiniz.
*Demokrasinin Çöküşü Krizin Mimarları burdan okuyabilirsiniz.
*Liberal Yalanlar Ekonomik Gerçekler burdan okuyabilirsiniz.
*Ekonomik Krizleri Kim Çıkartır? Yeni Kriz Ne Zaman? burdan okuyabilirsiniz.

Küresel ısınma ile ilgili önemli teorilerin bulunduğu bir yazı. Bunların bir kısmı kaynaklarıyla belirtilmiş. Mehmet Yılmaz Coğrafi Keşifler sonucu değişen ticaret yollarının İslâm âleminin aleyhine yeniden değişebileceğini vurguluyor. Bunu söylerken önemli deliller de sunuyor.

Yazı şöyle başlıyor; Küresel ısınma ve getirdiği felaketler karşısında gelişmiş ülkelerin takındığı tavra baktığımız zaman ikinci sınıf polisiye filmlerin uyanık dulları akla geliyor. Hani hayat sigortasından faydalanmak için kocasını öldürüp de polis gelince karalar bağlayan, yalandan ağlama krizleri geçiren dullar.Küresel ısınma “sayesinde” bazı ülkeler milli zenginliklerini ikiyle çarpacaklar desek herhalde abartmış olmayız.

Kim bu bazıları? En başta Kanada, Rusya ve Danimarka. Ardından da Japonya, Çin, ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ve diğer Batı Avrupa ülkeleri. Yani ne BM’nin Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri ne de G10 grubunun ülkeleri küresel ısınmadan şikâyetçi değiller, tam tersine, neredeyse zil takıp oynayacaklar. Yazıyı mutlaka okumanızı öneriyorum. Devamını okumak için tıklayınız!

Öncelikle Milliyetçilik ve Irkçılığın ne olduğu ile ilgili şu iki makaleyi okumanızı öneririm. *Milliyetçiliğin Anatomisi ve *Milliyetçi Irkçı mıdır? Milliyetçilikle yatıp milliyetçilikle kalkıyoruz son günlerde. Aslında bu son günleri, son aylara, onu da son yıllara hatta son yüzyıllara kadar götürebiliriz. Osmanlı’nın son dönemlerinde kurtuluşu Türkçülük yapmakta bulan İttihatçılarla başlatabiliriz mesela. Ya da daha gerilere gidip Tanzimat’la verilen azınlık hakları ile de ilişkilendirebiliriz. Hatta 2.Viyana kuşatmasındaki askerin isteksizliğine kadar gerilere gidebiliriz. Ben hem konuyu çok fazla dağıtmamak hem de daha elle tutulur gözle görülür izler bulabileceğimiz düşüncesi ile 20.yuzyilin ilk döneminden başlatacağım.

“Göreceksiniz yüzbaşım!… İttihatçılar, İstanbul üzerine yürüyüşlerinden cesaret alarak bu devleti bir takım feci maceralara sürükleyecekler, belki de Turancılık gayretiyle veya İslamcılık siyasetiyle, korkarım ki hem Çarlık Rusya, hem de Büyük Britanya İmparatorluğu ile aynı zamanda harbe sokacaklardır. Allah göstermesin, böyle bir hal vukuunda Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalandığına şahit olacağız, zira İngiltere’nin dahil olduğu bir harbin kaybedileceğini hiç zannetmiyorum. Çarlık Rusya ise, içi ne kadar köhne olursa olsun, mevcudiyetini muhafaza edebilecektir.

Hiç olmazsa millet olarak ayakta kalacaktır. İnşallah İttihatçılar böyle bir tecrübeye girişmek hevesinde bulunmazlar, zira bu bizim memleket için hakiki bir felaket olacaktır!” 2.Abdulhamid (1) Kimse 2. Abdulhamid’i dinlemedi. 1909 yilinda Meclis-i Mebusan uyeleri Cemiyetler Kanunu’nun 4.maddesi uzerinde tartisiyorlardi. Basta Araplar olmak uzere bircok azinlik mensubu bu maddeye karsilardi. Cunku 1908 yilinda yapilan secimlerde yaklasik 8 milyon nufusa sahip Turkler 150’ye yakin milletvekili ile temsil edilirken 10 milyon nufusa yakin Araplar sadece 60 milletvekili ile temsil ediliyorlardi.

Milliyetcilik esasi uzerine siyasi bir cemiyet kurulmasini yasaklamayi uygun goren bu madde 69 red 90 kabul oyu ile yururluge girdi. Ayaklanan Arap gruplar sert askeri mudahalelerle bastirildi. Ama Ittihatcilarda durumun farkina varmislardi. Bu noktada ilk olarak Teskilat-i Mahsusa kuruldu. Amac imparatorluk icindeki halklari bagimsizlik icin kiskirtan ajanlara karsi politikalar uretmekti. Devamını okumak için tıklayınız! [/su_spoiler] [/su_accordion]
[su_accordion] [su_spoiler title=”Savaşta deniz araç mıdır yoksa amaç mı?” style=”fancy”]
Denizcilikle ilgili Her iki durumda da yani gerek eski Britanya gerekse bugünkü ABD’ye baktığımızda devletin ve halkın “sahibi” gibi davranan bir oligarşi görüyoruz. Silah, finans, enerji, gıda… Stratejik sektörleri teşkil eden 40 firma bütün ülkeye hâkimdir.

Bu hâkim sınıf şüphesiz 4 asırlık deniz savaşlarının doğurduğu kapitalist mirasın devamıdır. Tershane patronlarının, kereste ithal eden tüccarların, donanmaya ip ve metal aksam üreten küçük burjuvanın önce atölyelere, sonra fabrikalara dönüşmesi ve bugün nihayet “finansal burjuva” diyebileceğimiz bir sınıfın endüstriyi de tahakküm altına alması gözden kaçmamalı. Devamını okumak için tıklayınız!

Petrol sıradan bir emtia olmadığı gibi Amerikan doları da sıradan bir para birimi değildir. Petrol ticaretinin dolarla yapılması bu paranın değerini yapay olarak yükseltir. ABD’nin bütün zayıflıklarına rağmen petrolün dolar cinsinden fiyatlanması, doların rezerv para olmasının en güçlü dayanağıdır. Çünkü petrolün fiyatı yapay krizler ve savaşlarla yükseltilir.

Ham petrolün varili 1972’de 1,90$, 1981’de 34$ ve 2008’de 140$ oldu. Bu yüzden petrol fiyatındaki oynamalar kesinlikle üretim maliyeti veya rezervlerin tükenmesiyle açıklanamaz. Zaten petrol rezervlerinin bitmek üzere olduğu da koca bir yalandır. Sürekli yeni kaynaklar bulunuyor ve eski kuyuların sadece %33’ü kullanıldı. Ancak petrol satışlarından biriken milyarlarca doların Arap ülkelerine veya Venezuella’ya bırakılması ABD’nin sonu olurdu. Peki ABD ne yaptı? petrodolar-3 Petro-dolar AforizmalarıPetro-dolar Aforizmaları ABD başka ülkelerin petrol gelirlerini gasp etmek için silah ve altın ticaretiyle eklemlenen bir makine icad etti.

Buna direnen her ülkeye savaş açıyor. Fakat bu cinayet makinesinin nasıl çalıştığını anlamak için uluslararası para sistemini biraz anlamak gerek. 2ci savaşın galibi ABD 1944’te yapılan Bretton-Woods konferansında yeni bir ekonomik sistemi (altın garantili doları) dünyaya dayattı. 15 ağustos 1971’de ABD başkanı Nixon bu sisteme son verdi. İsyan eden ülkelere “dolar bizim paramız ama sizin probleminiz” dediler. 1973’te Suudi Arabistan’dan alınan bütün petrolün Amerikan dolarıyla ödenmesi resmileşti. 1975’te ise OPEC ülkeleri “koruma” ve silah yardımı karşılığında SADECE Amerikan dolarıyla petrol satma kararı aldılar. Devamını okumak için tıklayınız!

Fakat, insan ister istemez merak ediyor: “Komşusu açken, tok yatan bizden değildir” diyebilecek kadar duyarlı ve hasırda uyuyacak kadar mütevazi bir peygamberi olan bu insanların, israfın tavan yaptığı şaşaalı iftarlarda, Burj El Arab otelinde tatillerde, Rolex marka saatler kollarında iken ya da bir italyan restaurantına bin ytl hesap öderken, sorumsuzca har vurup harman savururken, ‘Somali’de, Irak’ta, Filistin’de, Lübnan‘da, hatta çok uzağa gitmeye gerek yok, Hakkari‘de , Şırnak’ta, aç yatan, acılar çeken, insanların, vebalinin üzerlerinde olduğu hatırlarına geliyor mudur, dünyaca ünlü modacıların tasarım kıyafetleriyle boy gösterisi yaparken, Irak ta tecavüze uğrayıp kendini yakan kefensiz kadınların haberleri vicdanlarına sızı veriyor mudur?

Hasılı kelam, medyanın ağzına “İSLAMİ SOSYETE” diye sakız olan bu insanlar, taşıdıkları Müslüman sıfatına layık olmak adına, hayatlarına çeki düzen vermelidirler.. Çünkü müslümanlar, sosyal sorumluluk sahibi olmak, yaşadığı topluma ve dünyaya karşı duyarlı olmak, zorundadırlar..Aksini iddia ediyorlarsa da, özde değil, sözde müslümanlardan olduğunu kabul etmek durumunda kalırlar..Devamını okumak için tıklayınız!

Benim şimdi asıl istediğim, imamların eğitilmesidir. Camilerin sadece 5 vakit namaz kılınan yerler olmaktan çıkarılmasıdır. Kiliselerin durumunu görünce insanın içi acıyor. Pek çok kilisede spor salonundan internet cafesinden toplantı salonundan, oturma salonuna bir çocuğun gencin ya da yetişkinin isteyebileceği her şey var. İnsanları kiliseye pazar günü haricinde de getirebilmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Ev ev dolaşıp dinlerini anlatıyorlar. Bizim camilerimizde ise çocuklar biraz koşuşturup yaramazlık yaptıklarında azarlanıyor.

Bence imamlar, sadece imam hatip bitirmiş namaz kıldırmasını bilen kişiler olmamalı.
İlahiyat mezunu hem medrese eğitimi hemde psikolojiden, eğitimden anlayan insanlar olmalı.
İmamlık dışında herhangi bir işle uğraşmaları yasaklanmalı,
Sadece namaz vakitleri sırasında değil bütün gün camide olmalılar ve maaşları buna göre düzenlenmeli.
Cemaatlerinden, mahalleden[kurânı kerim okumayı kaç kişiye öğretmiş, çocuklara dini eğitim vermiş mi vs) alınan geri bildirime göre ödüllendirilmeli.
İnsanlara dini ve ahlaki eğitim verebilecek liderlik özelliklerine sahip olmalılar.
Avrupa’da rahipler evlilik danışmanlığı bile yapıyor. Devamını okumak için tıklayınız!

Müslüman sanatçı ise kalpleri dünyadan çözüp Ahiret’e bağlar. Batı’daki resim sanatının aksine BEN’lik aradan çıkartılır. Meselâ 3 boyutlu temsillerdeki gibi Benim bakış açım, benim nesnelere uzaklığım, benim mekândaki konumum Müslüman sanatında makbul değil. Tezyinde, battal ebruda, hat sanatında aklı ve nefsi tahrik edecek unsurlar bulamazsınız. Perspektif, ışık-gölge, figüratif tasvirler, anatomi bilgisi, uzuvların oranı, gerçekçi renkler vs göremezsiniz. Zira kâmil sanat tabiatı taklid etmez. Sanat fırça tutan elin, tasavvur eden aklın, resme bakan gözün secdesidir. Tekâmül eden sanatçı (haşa) boyacı değil bir imamdır artık. Her fırça darbesi tekbir gibidir. Zahirde basit motiflerin tekrarıyla oluşan görsel musiki ile seyircilerin ruhu öylesine agâh olur ki kalpler kanatlanıverir. Müslüman sanatçı bu yüzden tezyin, hat, ebru gibi mücerred sanatı tercih eder. Güzel eşyaları değil Güzel’i anlatmak derdindedir. Çünkü ne sanatçının enaniyet iddiası ne de seyircinin BEN’liği makbul değildir. Görünene bakıp Görünmez’i okumaktır murad; O’nun güzelliği ile coşan kalp göğüs kafesinden kurtulup sonsuzluğa kanat açar. Tezyinî nağmeleri gözlerimizle işitmek için yazıldı bu ekitap. John locke gibi “tabula rasa” değil İbrahim (as) gibi “la ilahe” diyebilmek için.

İslâm sanatındaki Güzellik’i görmek için eğitimli olmak gerekmez. Çünkü kilise resimleri gibi dinsel ya da tarihi göndermeler yoktur. Tezyinî sanat tıpkı tabiattaki sûretlerin bir nizam ile birleşmesi gibidir. Dalgaların altında ışıldayan çakıl taşları, kırdaki papatyalar, gökteki yıldızlkar, sonbahar yaprakları, deniz kabukları, kuş tüyleri hep belli bir ritim ile tekrar eden görsel müziklerdir. Bu yüzden durağan Batı sanatının aksine İslâm sanatı dinamiktir; adeta hareket halindedir. Batı sanatının karşısında durulur ve bakılır çünkü mekânsaldır. İslâm sanatı ise yaşanır, hissedilir. Çünkü musikî gibi zamansaldır. Bu akıcı ve derin makalenin tamamını *burdan okuyabilirsiniz.

Samanyolu TV gibi ortamlarda adeta bir uçan daire gibi, bir uzaylı gibi tasvir edilen(!) Peygamber S.A.V. ve alevli, kaynar sulu Cehennem sahneleri şüphesiz Müslüman gözlere (=zihinlere) yapılmış bir taarruz. Bu taarruzun cevabı medenî bir şekilde verilmeli ama MUTLAKA verilmeli. Kalbî değil şeklî din anlatan bu tür görsellerin Müslümanları şirke davet ettiği unutulmamalı. Çünkü objektif, standart olana bakılır, kalbî olan okunur. Teşbihte ifrada kaçmak putperestlik, tenzihte ifrada kaçmak ise erişilmez, anlaşılmaz, kurbiyet kesbedilmez bir tanrı tasavvuruna varan iki sapık yol. Kanaatimce İslâm alimleri kadar sanat erbabı da teşbih ve tenzih arasındaki bu hassas dengenin farkındaydı. Bu farkındalık onlara ağır bir sorumluluk yüklüyordu. Çünkü avama dini anlatmak helali, haramı bildirmekten ibaret değildi. Müslüman gözler (=akıllar) güzel sanatlar vasıtasıyla ile güzel ahlâka ısındırılıyordu. Dikkat ederseniz farklı ırklara mensub olmamıza, farklı lisanlar konuşmamıza, binlerce km mesafeye rağmen hiç bir camide ne Cennet ne de Cehennem resmi yoktur. Çünkü iyi niyetle dahi çizilse, figüratif resim zihinlere kelepçe vurur. Gerçekçi renkler, anatomi kuralları, merkezî perspektif gibi standartlaştırıcı unsurlar gözleri (zihinleri) şirke hazırlar, gerçek imandan uzaklaştırır.

Anladığını değil hissettiği resmetmeliydi Sanatçı-Ressam. Et-göz’ünü kapatıp derin-göz’ünü açmaya çalışmaktı. Ancak hissetmek için anlamaya veda etmeli, ölen bir yakını gibi onun yasını tutmalıydı ressam. Ölüm’de Hayat vardır, Hayat’ta Ölüm. Et-Göz’e göre biri iyi, diğeri kötü olan bu ikisinin aynı şey olduğu Derin-Göz ile idrak edilir.Konuyla ilgili *Derin Göz adlı kitabın 13-32  ve 41-58 arasındaki sayfaları okumanızı tavsiye ederim. Eğri oturalım, doğru konuşalım. Kimse şapkasından çıkarmadı; romantizm bir etki değil tepkiydi. O devre hakim olan sözüm ona “aydınlanma” tetikledi bu akımı. Aydınlanma… Adında ışık vardı ama gerçekte karanlıkların başlangıcıydı Enlightenment. Yepyeni, modern bir dünya kurmak için İnançlar, gelenekler çöpe atıldı. Ama nihayetinde maneviyatsız olmayacağı anlaşıldı.

Objektif, standart, bilimsel olacaktı her şey: Siyaset, sanat, cemiyet… Hepsi planlanmıştı, hiç biri unutulmamıştı. Bilimin ışığında evrensel barışa gidiyorduk; tam tersi oldu: Faşizm ve komünizm gibi totaliter rejimlere giden yolun taşları döşendi yavaş yavaş. İnsanların bireysel farklılıklarını, iç dünyalarını, özgün hikâyelerini… kısacası insan kimliğini hiçe sayan bu gidiş tam tersi bir tepki doğurdu: Romantizm. Edebiyat, müzik, resim, heykel… Nefsin hallerini, varoluşun indî / sübjektif veçhelerini anlatmak için yanıp tutuşan insanlar sanatın bütün imkânlarını seferber ettiler: Ben’im acılarım, Ben’im korkularım… Materyalist yobazlığa çare ararken tam ters yöne savruldular: İdealist yobazlık! İçine kapanık ve göbek deliğini dünyanın merkezi sanan bencillerin sanatı oldu romantizm. Herkes kendi Ben’ini anlattığı için kimse kimseyi anlamadı. Rasyonalizm gibi romantizm de meyvesiz bir ağaç olarak kaldı fikir ve sanat tarihinde.

Bir de İslâm’da mimar ve şehirler meselesi var.Meselâ Roma, Paris, İstanbul gibi tarihi eserlerle dolu bir yerde yaşıyorsanız şehrin hikâyesi gelip sizi bulur. Mesleğiniz ne olursa olsun bu tarih size nüfuz eder. Yıkıntı halinde bile olsa mimarî eserler dedelerimizin bize bıraktığı tozlu mektuplar gibidir. *Devamını okumak için tıklayınız.

İslâm Sanatı
Afganistan’daki bir medreseyi, Bosna’daki bir camiyi, Hindistan’daki Taj Mahal’i görsel olarak islâmî yapan nedir hiç düşündünüz mü? Anadolu kilimlerini, İran halılarını, Fas’taki gümüş takıları, Endülüs’teki sarayları birleştiren ortak unsur nedir? Müslüman olmayan bir insan bile kolaylıkla “bunlar İslâm sanatıdır” diyebilir. Sanat tarihi konusunda hiç bir bilgisi olmayanlar için de şüpheye yer yoktur. Şüpheye yer yoktur da… bu ne acayip bir bilmecedir! Endonezya’dan Fas’a, Kazakistan’dan Nijerya’ya uzanan milyonlarca kilometrekarelik alanda yaşayan, belki 30 belki 40 farklı lisan konuşan Müslüman sanatkârlar nasıl olmuş da böylesi muazzam bir görsel bütünlüğe sadık kalabilmiştir? Bakan gözleri pasifleştiren tasvirci sanatın aksine İslâm sanatı okunan bir sanattır. Yani görünmeyeni anlatmak için çizer görüneni. Doğayı taklid etmek değildir maksat. İnsanların aklını uyandırması, kalplerine hitab etmesi sebebiyle İslâm sanatının soyut bir sanat olduğu da aşikârdır.

Ama Avrupa kökenli soyut sanattan ayrıdır İslâm sanatı. Meselâ Picasso, Kandinsky, Klee, Rothko gibi ressamlar gibi sembolizme itibar edilmemiştir. Elinizdeki bu kitap İslâm sanatının fikrî zeminini anlamak için başlayan bir arayışın seyir defteri. İslâmî kaynaklar kadar “öteki” kaynaklardan da istifa etmeye özen gösterdik. Leonardo Da Vinci, Andrei Tarkovksy, Giuseppe Tornatore… Yolumuza çıkan Budist, Taoist ve Hristiyan ressamların da “İslâmî emirlere uygun” resim yaptıklarını gördük. Tersten perspektif, harfleştirici soyutlama, figüratif resimden uzaklaşma gibi nice estetik tercih bize bunların İslâmî olduğu kadar insan fıtratına uygunluğunu da teyid etti. Güzel sanat ile güzel ahlâk arasındaki bağlantıyı anlama çabamız bizi Rönesans’a kadar götürdü. Bu arayış esnasında hem sanatın hem de soyut sanatın ne olduğu, ne olması gerektiği konusunda yeniden düşünme imkânı bulduk. Kitabımıza çok sayıda İslâm sanatı örneği ekledik. Bakmak için değil elbette, görünen sayesinde görünmeyeni akledebilmek, yani İslâm sanatını “okumak” için. Soyut Sanat Müslümanın Yitik Malıdır kitabını *şurdan okuyabilirsiniz.

Gıdıklamak mizah değildir!

Şimdi Müslüm Gürses’in acıklı şarkılarını dinlerken jiletle kollarını kesen gençler var. Mecazî aşktan gelen kalb ızdırabıyla jiletten gelen ten acısını ayıramayan insanlar bunlar. Biber acıdır. Hayat acıdır. Hayat biberdir! Soyutu, somutu bilmeyen, kelimeler ile onların temsil ettiği mânâları birbirine karıştıran insanlar bırakın sanatla meşgul olmayı, insan gibi yaşayabilirler mi? “Köpek” kelimesinin havladığı ve “ekmek” kelimesinin yenilebildiği bir dünya vehmeden bu zavallılar her türlü sömürüye açık değiller mi?

Evet… Bir roman okuyup kafasına kurşun sıkan Almanlardan bu yana fazla bir yol almış sayılmayız. İnsanlık Sanat’ın yolunu ta Rönesans’ta kaybetti ve hâlâ bulamadı. “Sanat” denilince duygusal sıkıntıların virüs gibi insandan insana bulaştığı bir faaliyet geliyor akla.

Rönesans sanatın yeniden doğuşu değil ölümü oldu… ve daha bir çok şeyin! Rönesans’ın fikir dünyamızda açtığı yaralar bugün dahi kapanmış değil. Maddenin mânâyı tahakküm aldığı, adına “Aydınlanma” dediğimiz karanlık çağların miladı hiç şüphesiz bu dönem. Güzel ahlâk ile güzel sanatın irtibatının kopuşudur Rönesans. Bu kopuş yüzündendir ki insanlık sadece sanatta değil siyaset, bilim, felsefe, iktisatta lâdini dünya görüşünü Hakikat’in yerine koydu.

Rönesans’tan itibaren manevî değerler ile maddî değerler için kullanılan kelimeler birbirine karıştı. Önce Vatikanizm içeriden yıkması ve ardından Fransız ihtilaliyle silinme noktasına gelen Hristiyanlık lisanını (=aklını) kaybetti. Aydınlanma Çağı ile artan karanlık zihinlere de zulmet ve zulüm getirdi. Nihayet 1900’lerin pozitivizmi ise tabutun son çivilerini çaktı: Avrupa’da dünyevî değerler ile uhrevî değerler için aynı kelimeleri kullanılıyor artık. Şımarık elitler yüzünden bu karışıklık İslâm coğrafyasınada sirayet etti.

Güzellik’i kilogram ve santimetreler cinsinden ölçüp genç kadınları en güzelden en çirkine doğru dizebiliyorlar. Verimli inekler, ucuz otomobiller ve fabrikadaki kusurlu yedek parçalar gibi. Rönesans’ın “aydınlanma” adıyla insanları manadan koparıp maddeye bağladığı aşikar. Bu kitapta Rönesans’ın açtığı derin yaraları kapatmak ve Rönesanla ilgili gerçekleri ortaya çıkarmak için yazılmış Tamamını *burdan okuyabilirsiniz.

Kokuşmanın kaynağı

Sevgiliye “siz” diyen hicaz makamındaki o şarkıyı kim hatırlıyor? Selâhattin Pınar’ın bestelediği, güftesi Fuat Edip Baksı’ya ait olan şarkı:

“… Bir bahar akşamı rastladım size / Sevinçli bir telaş içindeydiniz,

Derinden bakınca gözlerinize / Neden başınızı öne eğdiniz?

İçimde uyanan eski bir arzu / Dedi ki: yıllardır aradığım bu! …”

Nesrin Sipahi’den bu sözleri dilerken çoktan başlamış olan o kokuşmayı sezmedik. Sonra Tarkan “yakalarsam öperim” dedi, anlamadık. Yonca Evcimik “bandıra bandıra ye beni” diyerek insanı et derekesine düşürdüğünde zaten çok geç kalmıştık. Fakat dibi bulmamıştık henüz. Şah damarımızı koparan darbeyi İsmail YK vurdu: “ALLAH belânı versin” adlı bu aşk(!) şarkısı hepimizi diri diri toprağa gömdü.

Sanatsız kalan insanların sadece güzellik hissini değil bütün düşünce kabiliyetlerini yitirdiği gerçeği de bu süreçte ortaya çıktı sanıyorum: Şimdi TV kliplerinde şarkıcı “gülüm” derken bir gül çiçeği gösteriyor kamera;  “yalnızım” diyor, kumsalda yalnız bir adam görüyoruz. “Ölürüm senin için” derken bir mezar var! Ben’liği ile şuuru arasına mesafe koyabilen akıllı insanlar görmüyoruz. Duygularına isim verebilen insanların sanatsal çabası yok; yeni başlayanlar için Türkçe dersi var.

Kapitalizm bir kara sevdanın adı. Tutkulu bir aşk hikâyesi… Her gün kalbimizi kıran, bize hakaretler yağdıran, herkesin içinde rezil eden o sevgiliyi(!) terk edemiyoruz bir türlü. Alış-veriş merkezleri dolup taşıyor. Kredi kartı borçlarımız şişiyor. Bütün bu borçları ödemek için daha çok çalışmaya razıyız. Ailemizi, sağlığımızı, tatillerimizi, ibadetlerimizi feda ediyoruz. Hatta iş “arkadaşlarımızın” ayağını kaydırmak için planlar yapıyoruz. Heyecanla satın alıp eve getirdikten sonra bir kenara attığımız ne çok şey var oysa. Okunmamış kitaplar, seyredilmeyi bekleyen DVDler, modası geçmiş giysiler, eski cep telefonları… Almak gerek ama kullanmak şart değil. Çünkü karnımızı doyurmak için değil “birisi olmak” için tüketiyoruz: “…Üniversitemdeki kapalı kızların çoğu, eşarplarını markası görünecek şekilde bağlıyor. Öğrenciler kitaplarını Mango çantalarda taşıyor. Bir Coach çanta, etiketi görünmeksizin pek de kıymetli değil. Ralp Lauren sağ tarafa işlenen küçük bir biniciyle bir servet kazandı. Çorapların bile görülebilir yerlerine logolar işlenmiş.

“Kapitalist zihniyet”in gerçekte ne olduğunu, bunun dinle ilişkisini de çözümleyen büyük sosyolog Max Weber iyi anlatır. Weber’e göre bir kültürün kapitalizm üretebilmesi için iki önemli şart vardır. Birincisi, çalışıp para kazanmayı makbul görmektir. İkincisi ise zevk-ü sefaya düşkün olmamak, aksine tutumlu ve mütevazı bir hayat sürmeyi ilke edinmektir ki, kazanılan para çarçur edilmek yerine biriktirilip, “sermaye” yapılıp “yatırım”a dönüştürülebilsin. Bunu yapan adam, “ah, sevgili paracıklarım” diye ellerini ovuşturarak altınlarını sayıp duran bir “paraperest” de değildir, çünkü parasını yığıp biriktirmek yerine risk altına sokmaktadır. Eğer bir de elde ettiği kârın bir kısmını hayır ve hasenat işleri için kullanıyorsa, tam anlamıyla erdemli bir kapitalist olmuş olur; çünkü sadece kendini ve ailesini değil aynı zamanda “karnı aç yatan” komşusunu da düşünmektedir.

Max Weber işte bu “kapitalist ahlak”ın Batı’da Protestanlık ve özellikle de Kalvinizm mezhebi sayesinde doğduğunu göstermişti. Bu, dinin “belirleyici” değil de hep “belirlenen” bir kurum olduğunu varsayan Marksist ezberi bozuyordu. Dinin “gelişmeye engel” olduğu ve Batı’nın ancak dinden uzaklaşarak ilerlediği yönündeki sekülerist dogmayı da sarsıyordu.

Yalnız Weber’in mühim bir eksiği vardı: Batı dışındaki kültürlere pek vakıf değildi. Hele de İslam’ı çok iyi bilmiyordu. Bu yüzden de İslam’ın “kapitalist ahlak” üretemeyeceğini savundu. Oysa tam da onun tarif ettiği türde bir “kapitalist ahlak”, “rızkın onda dokuzu ticarettedir” diyen İslamiyet tarafından Protestanlık’tan neredeyse bin yıl önce Ortadoğu’da üretilmişti!.. Bu konuda detaylı bilgi ve yorumları şu makalede bulabilirsiniz.

Aslında kimse tam anlamıyla modaya uygun olamaz.Çünkü moda yenilik üzerine kuruludur. Vitrinler üç ayda bir ‘alınması gereken’ yeni sezon ürünlerle doludur. İsraf moda tarafından icat edilmiştir ve kapitalistlerin ceplerini çok çok büyük kazançlarla doldurur. İsraf üretilmiş bir arzuyu ifade eder: Her moda takipçisi ‘istiyorum’ diye mızmızlanan bir yaşındaki çocuktur…”

Neden marka bu kadar önem arzediyor?…”(C.A. Scarboro) Ne gariptir ki Türkiye’de hemen her kesimden insanı kolaylıkla birleştirebilen bir slogan var: “Kapitalizme Hayır!”. İslâmcı, komünist, ülkücü, Kemalist… Yürüyüşler yapıyorlar. Seminerler düzenliyorlar. “Küresel sermayeye geçit yok!” diye haykırıyorlar. İşçilerin sömürülmesinden Afrika’daki açlığa, ortadoğudaki petrol savaşlarından dünyanın kirlenmesine kadar her taşın altından çıkan bir düşman bu. Kapitalizm karşıtı İslâmcıların, komünistlerin, ülkücülerin ve Kemalistlerin ekonomi tasavvuru nasıldır? Kapalı kapıların ardında puro içen şişman adamlar mı tahayyül ediyorlar bilmiyorum. Ama bazen kendilerini aldattıklarını düşünüyorum. İyi ile kötü arasında bir çizgi çekmek, kötüleri “öteki tarafta” bırakmak… O kadar da kolay değil: “Ah keşke her şey o kadar basit olsaydı. Bütün kötülükleri içi kararmış birileri yapsaydı ve bütün mesele onları bulup yok etmekten ibaret olsaydı. Ne var ki İyi ile Kötü arasındaki çizgi her insanın kalbinden geçiyor. Kim kendi kalbinin bir parçasını yok etmek ister?” (Soljenitsin) Okuyacağınız bu kitap insanların para ile, tüketim ile kurdukları ilişkiye ışık tutuyor. Charles Allen Scarboro’nun Karl Marx ve Max Weber’in fikirlerinden de isitifade ederek hazırladığı özgün bir çalışma. Ayrıca Marx’ı, oluşturduğu düşünce sistemi, görüşlerini anlamak için **şu kitabı okuyabilirsiniz.

Nasıl bu kadar çok eşya olabilir? Niye herkes bu kadar çok farklı şeye sahip olması gerektiğini düşünüyor? Aslında mükemmel bir şekilde iş gören şeyler neden kat’i bir sürerlilikle aynı şeyin ‘yeni ve geliştirilmiş’ şekliyle değiştiriliyor? İnsanlar nasıl bu tüketim yığınlarını edinmeyi -ve sonra da çöpe atmayı- beceriyorlar? Bir market ziyareti hislerimi sersemleştiriyor: Bu kadar çok çeşit mısır gevreğin nasıl olabilir? Ballı kuru yemişli tahıl gevreği nasıl geliştirilebilir ki daha? Bu kadar çok seçenek arasında birisi nasıl seçim yapsın!? Alışveriş mağazaları gözleri yoruyor: Bir ayakkabı mağazasına girince olduğum yere çakîlıp kalıyorum. Rahat bir yürüyüş ayakkabısı sorduğum zaman, satıcı bana hayretler içinde bakarak: ‘Bu adam burada 30 çeşit rahat yürüyüş ayakkabısı olduğunu bilmiyor mu?’ diye düşünüyor, ardından da ‘Söyle bana,nasıl bir ayakkabı göstermeliyim sana?’ diye soruyor, ayağımdaki ayakkabıları hor gören bir bakış atarak. Zihnim düşüncelerle yoğunlaştı. ABD’de herkesin sahip olduğu farzedilen tüketim konusundaki uzmanlıktan yoksun olduğumu farkettiren o gurur kırıcı gerçekle karşılaştım. Bu yüzden bugün, tüketim uzmanları hakkında yazmak istiyorum. Ama ilk olarak biraz dolambaçlı da olsa düşüncelerime temel sağlamak adına sosyolojiden başlayacağım . Sosyolojinin kurucusu olarak görülen Fransız sosyolog Emile Durkheim ve psikoanalizin Viyanalı kurucusu olan Sigmund Freud’un hemfikir oldukları bir nokta varsa o da insanların doymak bilmez arzularıdır. Freud ve Durkheim yetişkin tavırlarımızın altında bir yaşında inatçı bir çocuğun gizlenmiş olduğu görüşündedirler. Sürekli talep halinde olan çocuk farklı bir yöne kanalize edilebilir ancak asla tatmin edilemez ve susturulamaz.

Sosyal analizci Alman-İngiliz Karl Marx da insani arzunun esas gücüne dikkat çeker. Diğer bir yandan, arzular da ‘imal edilebilir’. Bir arzu üretildiği zaman, doğallıktan çıkar ve insanın özüne yabancı olur. İmal edilmiş arzular bizi, gerçekten ihtiyacımız olmadığı halde satın almaya sevk edildiğimiz şeyleri ister hale getirir. İmal edilmiş arzuyla, kendi arzularımız artık bize ait olmaz. Daha çok, onu imal edene ait olur ve ona hizmet eder. Reklamcıların vazifesi de bizi aslında ihtiyaç duymadığımız şeyleri ister hale getirmektir. Böylelikle, 3.000 TL lik bir LCD televizyona ‘ihtiyaç’ duyduğumda, benim bu isteğim bana hizmet etmekten çok Sony’ye, LG’ye ya da öteki kuruluşlara hizmet eder. Marx’a göre de kapitalism işte bu fabrikalardan taşan objeler için duyulan doğal olmayan arzular üzerine kurulmuştur. Kapitalizm bizi üretilip marketlerde satılan şeyleri istemeye yönlendirirken, bu eşyaların satılmasıyla elde edilen kazanç kapitalistlerin ceplerini doldurur. Böylelikle arzularımız yoldan çıkarılmış olur ve insanlığınızı kazanmamıza kılavuzluk etmek yerine bizi bizden kazanç sağlayanların dalkavuğu haline getirir. Bunu düşünürken aklıma geldi, belki de gerçekten bir İphone 4′e ihtiyacım vardır. Ama bi saniye! İPhone 5 ufukta belirdi hemen. Yani İPhone 4′ün, ne kadar çok özelliği olursa olsun, aylar içinde modası geçecek. O zaman ne yapmalı? Şimdi bir tane alıp, üç ay içinde yenisiyle değiştirmeli mi? Ya da alacağım İphone’u, üç ay içinde bir zamanların İphone’u olcağını bile bile almalı mı? Burada kaybeden Stephen Jobs olmadığı için çok şanslı, çünkü sadece istemekle kalmayıp bir de ihtiyaç duyan benim. Öyleyse, tüketim, kapitalizmin egemenliği altında.

İlk Amerikan sosyologu olan Thorstein Veblen’e göre tüketim toplumdaki statümü ve yerimi gösteren bir sembol. değeri konusu bugünkünden daha az problemliydi. Kişi doğumunda değerinin belirlendiği bir sistem içinde doğardı. Eğer asil bir insanın kızıysam, otomatik olarak asil bir statü sahibi olacaktım ve eğer bir kölenin oğluysam, bundan sonra olacağım şey de bir köleydi.  Kitabın tamamını okumak için tıklayınız!

Felâketin sebebini, haliyle çaresini de işaret ediyor müellif. Nedir? Altı çizili 3 kelimeye dikkat edin:

Kanunlar: Bilimsel, devletsel, şirketsel kanunlar, hatta hikmeti bilinmiyorsa dinsel kanunlar
Objektif: Kurumsallaştıkça her şeyin herkes için aynı olması: Vicdan, sanat, güzellik…
Anonim: Kanunlar dışında yaşama, düşünme ve hissetme sahası bulamayan insanın kurumlar nezdinde oynadığı rollere sıkıştırılması, yedek parça derekesine düşmesi: Vatandaş, asker, işçi, müşteri, yatırımcı…
Kanunların objektif kıldığı bir dünyada İnsan nasıl anonim (=sorumsuz) hale geldi?

Teknolojinin ve modern yaşamın Ben’lik kaybı ile, anonimleşme ile ne ilgisi var? Açalım: Modern devletlerin vatandaşıyız, modern üretim hatlarında veya modern bürolarda çalışıyoruz. Yeme içmemiz de modern: Reklâmlar, alış-veriş merkezleri, kredi kartları… Modern şekilde yaşıyoruz ve modern şekilde ölüyoruz.

Bürokrasi ve piyasanın ortak bir vasfı var: Unutmamak gerek: Adına “üyelik” ya da “/network” denebilir. Vatandaşlık, telefon aboneliği, kredi kartı, demiryolu, kamu ve özel sigorta, elektrik ve gaz dağıtım şebekeleri… Bunlar birey olarak asla yapamayacağımız şeyleri ağ kurmak yoluyla mümkün hale getiriyorlar. Üye sayısının çokluğu sayesinde milyonlarca hatta milyarlarca dolarlık bir hizmet bir kaç dolara satılabiliyor. (Meselâ yapay uydu yoluyla haberleşme, polis, itfaiye…) Her şeyin fiyatını bilen, hiç bir şeyin değerini bilmeyen bu modern insan geçmişte faşizmin kölesiydi. Bugün ise kapitalizmin.

“Siz özelsiniz, siz daha iyisine layıksınız! Hemen alın sonra ödeyin, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayın, varlığınız armağan olsun Ekonomik varlıklara!”

Herkesin her an yaptığı her şeyi seyrederken kendi hayatımızı, iç dünyamızı yaşamaya vakit bulamıyoruz. Neye şaşıracağımıza, neye kızacağımıza karar veren bir müsamere bizi sanal ve prefabrike kalıplara hapsetmiş. Varlığı ötekilerin alkışlarına muhtaç olan silik ve pasif zamancıkların akışı artık bir yaşam değil. Pazartesiler, salılar, çarşambalar, eylüller ve ekimler akıp gidiyor. Takvim yaprakları ile beyazlaşan saçlarımız arasında bir tekabüliyet var ama “Show” seyretmekten yaşayamaya vakit bulamadığımız bu hayat artık bizim değil:

“… ‘Şu an çok eğleniyorum’ diye mesaj atanların tam da o anda çok sıkıldıklarını düşünmüşümdür hep. Birilerini “çok eğlendiğine” ikna etmen gerekiyorsa bir derdin var demektir. İçindeki eğlence boşluğunu doldurmak için dışarıdakileri kandırmak zorundasın. Doyumsuzluk, yedikçe acıkma durumu. Evet… Hiç bu kadar çok insanla bu kadar kesintisiz iletişim içinde olmamıştık. Ama hiç bu kadar yanlış anlamamıştık birbirimizi. Anlamıyoruz çünkü bu iletişimde amaç ötekini anlamak değil, kendini anlaTmak, göstermek, “ben de varım” demek. Bu yüzden doymak bilmiyoruz. Bunun için internetin başından kalkamıyoruz …”

İşte bu fikrî zeminde istenen şeyler ile gereksinim duyulan şeyler birleşti, aynılaştı. İhtiyaçlarımızla arzularımız birbirine karıştı. Gösterilen şeyleri anında istemek ve istenen her şeyi “ihtiyaç” gibi görüp uğrunda fedakârlık yapmak… “Özgürlük” dediğimiz şey tüketim ve borç köleliği değil mi? Tam da bu yüzden ihtiyacı olmayan şeyleri almak için borçlanan ve o borcu ödemek için sevmediği işlerde çalışan insanlar olduk. İnsanlar sevmediği, eleştirdiği Kapitalizmin dayattığı kelimelerle konuşmaya ve düşünmeye hatta yazıp çizmeye başlıyor.

Dünyayı anlamak için kullandığımız zekâmızın hakikati görmemize nasıl engel olduğunu “*Derin İnsan” adlı kitabı okuyarak anlamaya çalışabilirsiniz. Kitabı okurken insanı da anlamaya çalıştığınızı farkedeceksiniz.

Cumhuriyet tarihinde yaşanmış darbeleri anlatan makaleyi *şurdan okuyabilirsiniz.

FETÖ cemaatlerin varlığından değil yokluğundan doğmuş bir problemdir.
FETÖ’nün insan avcıları dershane kanalıyla başını okşayamadığımız yetimleri, doyuramadığımız fakirleri ağlarına düşürdüler.
FETÖ ibadet için bir araya gelen cemaatlerin değil dünya sevgisi ve ölüm korkusunun tecessüm etmiş halidir.
Eğer Kemalizm Osmanlı’nın vakıflarını yıkmasaydı FETÖ örgütü asla kurulamazdı. Bu sebeple cemaat tartışmaları zeminsizdir: Bkz. Gelecek Zaman’ın hikâyesidir Vakıf
Dilim devrildi, altında kaldım. Cemaat ve tarikat tartışması Nebahat, zerzevat ve hububat kavgasına döndü.
Hayatı boyunca bir tekkeden içeri adım atmamış “uzmanlar” tasavvuf ve tarikatlar üzerine konuşuyor.
Türk dil kurumunun yaptığı tahribat yetmezmiş gibi bir de FETÖ lisanımızı bozdu: Paralel, himmet, hizmet, abi, abla… ve tabi cemaat kelimeleri kirlendi.
Başta ibadet olmak üzere Müslümanların her işi cemaatle (FETÖ ile değil) yapmalarını emreden ayet ve hadisler aşikâr.
Etliye, sütlüye karışmayan, münzevi bir hayat makbul bir hayat değil. İlmî sebeple inzivaya çekilen âlimer dahi vakit namazlarını cemaatle kılarlar.
Tarikatlar ve cemaatlerin içtimai hayattan tecrid olmasını savunanlar da aldanıyor. Ne hizmet ne de zulme direnmek mümkün olmaz.
Müslüman uyanıktır, çevresinden mes’uldür; komşusunun sıkıntısından haberdardır. E? Cemaat halinde yaşamazsa nasıl bilecek sıkıntıları?
Akvaryumun kırmızı balığı gibi cemiyete uzaktan bakan bir Müslüman örgütlü saldırılar yahut müşrik istilâsına nasıl direnebilir?
Bir terör örgütünün cemaat maskesiyle saldırması bütün cemaatleri kötü/riskli yapar mı? Darbeler yüzünden Türk Ordusu’nu da kapatalım mı?
Bir katil cesedi buzdolabında sakladı diye buzdolabını yasaklayacak kadar zekâsız insanların cemaat/tarikat tartışma ehliyeti yok.
Peki cemaat liderine taparcasına, gayrı-meşru şekilde bağlananlar yok mu? Var. Karısına, işine, futbola, şarkıcılara tapan yok mu? Var.
İnsan bu dünyaya kulluk etmek için gelir. Yaratan’a kulluk etmeyen yaratılmış bir şeye kulluk eder. Nefsinin hevesleri veya aklı da olabilir bu.
İnsan nefsindeki bozuklukları ait olduğu kuruma isnad edemezsiniz. Her tecavüzcü öğretmen için Milli Eğitim’i kapatamazsınız.
Trafik kazası oluyor diye karayollarını kapatamazsınız ama kanun ve polisle denetlersiniz. FETÖ belası cemaat değil denetim meselesidir.
Cemaat/tarikat görüntüsünde sömürü mekanizmaları kurulabiliyorsa çete başları kadar bu pisliklere teşne olan üyelerin de suçu var.
Birçok insan İslâm’a uymak yerine kendi nefsine uygun İslâmsı bir şey arıyor: Namaz kılmasam olmaz mı? Kalbim temiz, kıçım semiz!
Cemaat gibi görünüp sömürü yapan, suça teşvik eden örgütleri devlet elbette kapatır. Ama herkesin nefsine bir polis koyamayız.
Devlet cemaatleri çok iyi denetlemiş olsa suç örgütleri bu defa yoga derneği, doğayı sevme bilmemnesi maskesiyle çalışır.
FETÖ’nün darbesine benzer saldırıları filan okul mezunları, falan futbol taraftarları da yapabilir. Çare denetim ve adalettir. Darbeyle ilgili diğer yazılar:
Evet Tehlikenin Farkındayız!
10. Yılında 28 Şubat
27 Mayıs 1960 ve Adnan Menderes

Evet… Hiç bu kadar çok insanla bu kadar kesintisiz iletişim içinde olmamıştık. Ama hiç bu kadar yanlış anlamamıştık birbirimizi. Anlamıyoruz çünkü bu iletişimde amaç ötekini anlamak değil, kendini anlatmak, göstermek, “ben de varım” demek. Bu yüzden doymak bilmiyoruz. Bunun için internetin başından kalkamıyoruz. Yedikçe acıktırıyor nefsi azdıran teknoloji. Cep telefonlarıyla başladı sanıyorum. Eskiden bir evin telefonu olurdu. Şimdi insanın telefonu var. Telefon cepte taşınan bir telepati organı olunca kendi hayatını yaşamak zor. Sürekli haberleşme halinde “ben” siliniyor. Çünkü yaşanan olayları futbol maçı gibi anında ötekilere aktarınca kendimize has hikâyeyi yazamıyoruz:

“… Otobüsteyim, sen neredesin? Akşam ne yemek var? Patronla konuştun mu? Çocuk hastaydı, doktora götürdüm, anjin dedi …”

Sonra eve gelince konuşacak bir şey yok:

“… Günün nasıl geçti? Bütün gün anlattım ya sana! Ya senin ki? Bildiğin gibi …”

Naklen yayın aracı gibi yaşamak, Sürekli canlı yayındaymışcasına hayatımızı paylaşmak en kötüsü.

Sırlarımızı paylaştıkça tektipleşiyoruz

Herkesin herkesle her an iletişim halinde olması durumuna gelmemiz zor olmadı: Forumlar, bloglar, FaceBook, Twitter, InstaGram ile hızlandı bu gidiş. İnsanlar giderek daha mahrem görüntüleri paylaşıyorlar. WC aynasında makyajı akmış bir yüz, dağınık yatak odası, ameliyat sonrası karındaki dikişler, tükürürken, yahut dondurma yalarken çok yakından çekilmiş resimler… FaceBook’ta 20 dakikada paylaşılan fotoğraf sayışı 2.716.000!

Diğer yandan mahrem ve namahrem arasındaki sınırın ortadan kalkması bizi şeyleştiriyor. Nasıl? Japon mutfağını, kitapları ve kedileri seviyorum… Ve tabi ki Monteverdi’yi. Benimle aynı zevkleri paylaşan 32.451 FaceBook üyesi varmış ve tamamı 30-50 yaş arası evli erkeklermiş. Ne yapsam 1 olamıyorum. Devletin ve şirketlerin gözünde istatistiksel bir yaratık konumunda yaşıyorum. Vergi mükellefi numaram var, müşteri kodu, banka hesap numarası… Tüketim alışkanlıklarım belli olduğu için o yönde reklâm geliyor: Tatil, çocuk, kitap, DVD… Kısacası özel değilim; Herkes’ten biriyim.

Ama teknoloji değil bizi herkes-leştiren. Bizim teknolojiyle kurduğumuz münasebette bir bozukluk var. Zevklerimizi, nefsanî tercihlerimizi Herkes’le paylaştıkça o kadar da özel insanlar olmadığımız çıkıyor meydana. TV’deki karı-koca kavgaları, dedikodular… Mahremiyet duvarları alçaldı; Settar değiliz eskisi gibi. Sırlarımızdan soyundukça bir çıplaklar kampına dönüyor dünya. Giyinikken daha özeldik. “Ötekilerin” vücudunu (özel hayatlarını) tahmin edebilirdik ama etmiyorduk. Mahremdi, haramdı, ayıptı. Oysa şimdi selülitli kalçalar, ağdasız bacaklar, gerdan göbek yatıyoruz. Herkes Herkes’e bakıyor ve Herkes’ten farksız olduğunu fark ediyor.

Kalabalıkta yalnızlık, Kalabalıkla yalnızlık

Evet… Aynılaşma, objektifleşme, aşırı haberleşmeden ötürü hissetmeye ayıracak vaktin kalmayışı. Günde 50 milyon tweet atılıyormuş. Bazen bir çocuk istismarı haberi binlerce kez gönderiliyor. Siyasî içerikli mesajların önemli bir kısmı ise kanlı görüntüler, genelde çocuk cesetleri. Filistin’den, Irak’tan, Suriye’den gelen her fotoğraftan sonra insanlar böyle bir şey ilk defa oluyormuş gibi şok geçiriyorlar. Sonra zapıyorlar. Amin Maalouf’un dediği gibi “her şeye üzülen ama hiç bir şeyle tam olarak ilgilenemeyen insanlar”. Zannediyorum modernleştikçe objektifleştik. Sayılabilen şeylerin dışında bir mânâ kabul etmiyor aklımız. İnsanlığın “İnsan” tasavvuru görünen / ölçülen / sayılan parçaların derekesine düştü, İnsan şeyleşti. Korkarım böylesi objektif bir cemiyette ahlâk ya da güzellik adına bir şey yapmak da oldukça zor. Zira dış dünyaya sirayet edecek olan iç dünyamızın çiçeklerini sulamıyoruz artık.

Aydın kimdir? Bu sorunun cevabı içinde bulunduğumuz düşünce dünyasının kalıplarına göre çeşitlilik arz eden bir cevaba dönüşmüş durumda. Her kesim sadece kendi aydınını kabul edip diğerini küçük görme yarışına girmişken, bu soruna Selim İleri’nin romanında değinilir: “Aydınlar diyorsun… Aydınlardan anladığımız, her birimize göre değişiyor. Gelenekçi, kurtuluşu manevi değerlere sarılmakta buluyor. Çoğu sosyalist için Lenin yeterli, Stalin’i pek karıştırmamak gerek. Kimileri Mao diyor. Sen, batının değerleriyle yetiniyorsun, şairler, ressamlar ordusunu önüne katmışsın, gelgelelim Tanpınar’ı okumadığını söylüyorsun, hâlâ okumadığını…”

Bu durumun sebebini çözümlemeye çalıştığımızdaysa, oryantalizmi anlamadan cevap veremeyeceğimizi bilmek gerekiyor: “Oryantalizm, Bryan S. Turner’in deyişiyle, ‘Batı’nın tanımladığı ve kontrol ettiği kavramlar, tablolar ve katogorilerin içinde anlamlandırılabilecek garip, erotik, farklı ama anlaşılabilir’ bir söylem. Doğu’ya (ya da kendine) ait ne varsa onu bütünüyle olumsuzlamaktan geçen bir söylem… Bu, aslında Oryantalizmin bir yüzü. Kendi insanına, giderek kendi’ne ‘ne tuhaf insanlar bunlar- ne garip ülke burası!’ diye bakmak; -kendi’ni öteki olarak görmek! … Said, Orientalism’de Foucault’un kuramsal analizini uygular. Buna göre ‘bütün egemen kültürler, kendilerine uygun bir hakimiyet söylemi yaratırlar ve bu söylem içerisinde kendilerinden başka kültürleri istedikleri gibi yansıtırlar. Bu çarpık yansıtma gerçekte bir kültürün diğer bir kültüre egemen olma yollarından biridir.’ Oryantalizm, alafranga züppeler üreten bir söylem.

Bir yüzüyle Doğu’yu, Doğu’ya ilişkin ne varsa tümünü olumsuzlayıp Batı’yı olumlularken; öteki yüzüyle de Doğu’ya aidiyeti gösteren im’lerin tavsiyesini ister. Hakimiyet Söylemi’nin kuralları şöyle işletilir: Doğulu önce kendini garip ve farklı görecek; kendi’ne, kendi insanına öteki’ymiş gibi bakacak, sonra da bu öteki’nin defterini dürecek… Öteki’ne, kendine ait ne varsa, geçmişten kalma ne varsa tümünü zihinsel hamule’sinden tavsiye edecek. İşte şimdi Türkiye’de bu ikinci yüz, bu öteki yaşanıyor!”Aydınların oryantalizm tuzağına gönüllü düşmeleri ve tek-dil geliştirerek diğerlerini öteki’leştirmeleri, dilde anlam sorununa neden olmakta; aydın dediğimiz insanların ortak bir dil geliştirememeleri, diğerini öteki yaptığı için öteki’nin diline bigâne kalmaları ise, -kavram karmaşasının yaşandığı ve hangi kavramın hangi anlamda kullanıldığı tırnak içinde verilmek zorunda bırakıldığı yazıların tavan yaptığı ülkemizde- bir senteze ulaşamama sorununu da ortaya çıkartmaktadır. Selim İleri’nin Bir Akşam Alacası adlı romanında belirttiği “sömürge tipi aydın”, Emre Taran adlı kahramanın ağzından şöyle açıklanır: “Ama tüm bu konuşmalarda, tartışmalarda, herhangi bir seçenekte birleşemeyişlerinde çünkü ayrıca kendi aralarında değişik savlar ileri sürüyorlardı- sanki birer sömürge aydını gibiydiler; kılıkları, o kılıktı; tıpkı öyleydiler… Birer sömürge aydını kimliğinde benliklerini öne çıkararak, salt kendi görüşlerine açık, ortaklaşa hiçbir aşamaya varamayıp kendi kişisel yollarında yürüyeceklerdi.”

Peki tüm bu tartışmaların içinde, sahiden bir muhalefet geleneğine sahip olabildi mi aydınımız? Bunun cevabını da Ali Bulaç verir: ”Oysa bizim aydın ile karşılaşmamız sancılı bir ilişkiye koşut olarak gelişti. Bu anlamda bizim aydınımızın bir muhalefet geleneğinden söz edemeyiz. Aşağıdan gelen toplumsal, kültürel, ekonomik basıncın önünü açacak söylemler inşa eden bir aydın profilimiz olamadı ne yazık ki. Tam tersi, bizde aydın ancak devlet sayesinde var oldu. Devlet tarafından beslendi ve bu yüzden artistik muhalif birkaç çıkışı dışında bir gelenek devredemedi ardından gelenlere. Statükonun üretmiş olduğu oryantalist formel yapıyı halka tepeden inerek giydirmeye çalışan ekibin katalizörüdür bizde aydın. Batı’daki gibi sivil bir alandan gelmiyor, bizatihi sivil alanın karşısında yer alıyor. Dolayısıyla içinden geldiği medeniyetin kodları ile irtibatı kopuk, gelenek karşısında yabancı ve halkını ötekileştiren bir mevzide yer alıyor.”

Selçuk Küpçü, bu durumu değerlendirerek, şunları ilave eder Bulaç’ın yorumlarına: “Ali Bulaç’ın kitabında bahsettiği gibi, bizim aydınımız birinci elden yerli kaynakları okuyamaz, Osmanlıca bilmez ve kendisini Batılı-Oryantalist merkezlerin tercümeleri ile tanır, bununla yetinir. Bu hâl halk ile aydın arasındaki mesafeyi her geçen gün çoğaltmıştır. Türkiye’de aydın, halkın sivil, demokratik tercihlerine yönelik yapılan darbelerde ya darbecilerden yana olmak ya da sesiz kalmak. Bulaç, “Türk aydınının köklü bir cuntacılık geleneğinden beslendiğini biliyoruz.” diyerek bir bakıma güncel olaylara da göndermede bulunuyor.

Cumhuriyet döneminin başından beri aslında aydın ile halk arasında görünür kılınmayan ama simgeler ve tercihler üzerinden gelişen bir çatışma var oldu.” Mazi ve tarihin unutturulması tespitini Meriç de yapar: “Dünyanın bütün tımarhaneleri bizim entelijansiyanın kafatası yanında yanında birer aklıselim mihrakı…imparatorluğun birbirine düşman etnik unsurlarından mürekkep yamalı bohçası dikiş yerlerinden ayrılalı beri biz kendine düşman insanlar haline geldik. Mazi yok, tarihimizi tanımıyoruz. Din ölüm yatağında. İnsanları bir araya getiren hiçbir ideoloji doğmadı…

Bu millet on senede bir değişen hafızasız nesiller amalgamı. Mazi ve tarihin boş bıraktığı alan doldurulmak zorundadır elbette ve bu boşluğu aydınımız Avrupa kültürü ile doldurmaya çalışır hatta aydınımız çoğunlukla kendisini Avrupalı sayar, Hilmi Yavuz, “Türk aydını ne kertede Avrupalıdır?” sorusunu sorar ve “Türk aydını Avrupalı olmaya, Avrupa entelijansiyasına entegre olmaya hazır değildir.” cevabı verdikten sonra sebepleri açıklar: ” Bizim aydınımız, inanılmaz bir safdillikle Türkiye’nin, dolayısıyla kendisinin sorunlarını Avrupalı aydınların da sorunu sanmak gafletinden tam 200 yıldır kurtulamamıştır da ondan. Bu gaflet, Türk aydınlarının Avrupalı aydınlara kendi ülkelerinden yakınmayı gelenekselleştirmelerinden kaynaklanıyor…

Türk aydını sanıyor ki, bütün bunlar anlatılınca her şey çözümlenecektir. Daha vahimi Türk aydını sanıyor ki, bütün bunlar Avrupalı aydına anlatıldığında, Avrupalı aydın, bu demokrat, liberal ve progesist kimliğiyle onu, yani Türk aydınını Avrupalı sayacaktır. Ama hiç de öyle olmuyor… Avrupalı aydından kendi sorunlarını anlamasını bekleyen Türk aydını, acaba, Avrupalı aydının sorunlarını, anlamak şöyle dursun, bilmekte midir? Hiç sanmıyorum, çünkü Türk aydını Avrupa entelijensiyasını anlamayı değil, kendini ona anlatmayı misyon bellemiştir… Türk aydınının Batı kültürü ile ilişkisi, sürekli bir tekyanlılıktan geçmektedir: Ya Batı’yı olduğu gibi, hiçbir eleştirel düşünceden geçirmeksizin aktarmaktadır; ya da ona kendi düşüncelerini aktarmaya çalışmaktadır. Bu iki aktarım düzeyi, asla örtüşmediği için de Türk aydınının Batı’dan aktardığı başka, Batı’ya aktardığı da büsbütün başka olmaktadır.” Devamını okumak için tıklayınız!

Batı sanatı her hangi bir konuyu “güzel” anlatır. Bir kadın, batan güneş, tabakta duran meyvalar… İslâm sanatının ise konusu Güzellik’tir. Bunun için tezyin, hat, ebru… hatta İslâm mimarîsi dahi soyuttur, mücerred sanattır. Zira: “… Güzellik eserin maksadını kendi içinde taşımasıdır. Nesnenin kendi içinde taşıdığı nihaî maksad seyirciye sanat eseri karşısında çıkarsız bir haz verir ki bu güzelliktir …”

İslâm sanatındaki Güzellik’i görmek için eğitimli olmak gerekmez. Çünkü kilise resimleri gibi dinsel ya da tarihi göndermeler yoktur. Tezyinî sanat tıpkı tabiattaki sûretlerin bir nizam ile birleşmesi gibidir. Dalgaların altında ışıldayan çakıl taşları, kırdaki papatyalar, gökteki yıldızlkar, sonbahar yaprakları, deniz kabukları, kuş tüyleri hep belli bir ritim ile tekrar eden görsel müziklerdir. Bu yüzden durağan Batı sanatının aksine İslâm sanatı dinamiktir; adeta hareket halindedir. Batı sanatının karşısında durulur ve bakılır çünkü mekânsaldır. İslâm sanatı ise yaşanır, hissedilir. Çünkü musikî gibi zamansaldır.

Batılı sanatçı doğayı taklid ettiği için, merkezi perspektif ve anatomi kurallarının hakim olduğu figüratif eserler ihdas eder. Bu taklitçi eserler ise seyircinin ruhunu değil benliğini, nefsini uyandırır. Müslüman sanatçı ise kalpleri dünyadan çözüp Ahiret’e bağlar. Batı’daki resim sanatının aksine BEN’lik aradan çıkartılır. Meselâ 3 boyutlu temsillerdeki gibi Benim bakış açım, benim nesnelere uzaklığım, benim mekândaki konumum Müslüman sanatında makbul değil. Tezyinde, battal ebruda, hat sanatında aklı ve nefsi tahrik edecek unsurlar bulamazsınız. Perspektif, ışık-gölge, figüratif tasvirler, anatomi bilgisi, uzuvların oranı, gerçekçi renkler vs göremezsiniz.

Biz modernler komik insanlarız; resimlere bakarız, kitapları okuruz. Oysa Ortaçağ insanı resimleri okuyabiliyor, hat sanatının zirvesindeki yazılara ise zevkle bakabiliyorlardı. Okumak ile bakmak, göz ile akıl birbirinden koparılmamıştı. Pozitivizm ile dayatılan parçalayıcı zekâ sonradan olma, fıtrî değil. Aklımızla alay eder gibi “Aydınlanma” çağı dedik ama aslında Enlightenment insanlığın en karanlık çağının başıydı.

18ci asırdan itibaren içine düştüğümüz zulmeti karanlıkları göremedik. Işık mı yetmedi yoksa nûr mu? Odanın içinde bulunan biri için ışık pencereden gelir. Ama pencereyi ışık kaynağı zannetmek ne büyük bir hamakat. Güneş batınca pencere neye yarar? Düz duvardan farkı kalmaz. Akıl penceresinden Vahiy güneşini seyretmek icab ediyordu, işte bunu anlamadı modernler. Kamil sanat bakılmaz, okunur.

18ci asırdan itibaren Akıl ve Vahiy ile kurulan münasebet bozulunca İnsanlık akıla tapmaya başladı. Daha doğrusu nefsinin heveslerini aklının sesi zannetti. Pozitivizm yüzünden insan eşyaları sevdi, insanları kullandı. İnsan’ı kullanırken onu eşyalaştırdı, şeyleştirdi. Ah keşke bu devirden sonra katlanarak artan zulümlerden karanlıktan azıcık ders alabilseydik; ah o karanlıkta bir kibrit çakabilseydik…

Ermenilere soykırım yapıldığını savunanlar , soykırıma uğradığını iddia ettikleri toplumun ileri gelenlerin İttihat Terakki ile zamanında yakın işbirliği içerisinde olduğunu açıklamaktan kaçınıyor. Rus Ordusunun 1914 sonlarından itibaren hızla Osmanlı topraklarında ilerlediği sırada Antranik ,Pastırmacıyan gibilerin yönetimindeki Ermeni çetelerinin Müslüman sivillere yaptığı katliamları, yine binlerce Müslüman sivilin göç etmek zorunda kaldığını görmezden geliyor. ( 1917 sonrasında aynı katliamlar bu sefer Rus Ordusu çekilirken tekrarlanmıştır.) “Ermeniler hainlik etti” argümanını savunanlar ise darbeyle iş başına gelmiş , İttihat Terakki Fırkası Merkez komitesinin zamanında işbirliği yaptığı Taşnaklarla savaş öncesinde de pazarlıklara girdiğini açıklamıyor, savaş sırasında binlerce Ermeni sivilin, kadın, çoluk-çocuğun o günün şartlarında zorla göç ettirilmesi kararını ise savunmakta zorluk çekiyor.

Yeni Şafak gazetesi yazarlarından Prof.Yasin Aktay 20 Mart 2010 tarihli Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan makalesinde Başbakan Erdoğan’ın “gerekirse kaçak Ermeni göçmenleri sınır dışı ederiz” sözlerini eleştirirken “Devlet ideolojisinin bindirdiği yükler iktidarı üstlenen iyi niyetlileri de baş etmeleri gereken en ağır bozucu etkiyi yapıyor” diye yazıyordu.5 “…..Devlet adına konuşmayan, saf bir vicdan sahibi bir Erdoğan, en saf İslami referanslarına sahip bir Erdoğan “birilerinin günahının cezasını alakasız bir başkasına çektirme”yi bir fikir olarak bile olsa, aklının ucundan geçirir miydi acaba? Ermeni tasarısının başbakanın ve hükümetin şimdiye kadar geliştirdiği çizginin en çetin imtihanını oluşturduğu bu saatten sonra söylenebilir. Başbakanın kaçak Ermenileri sınırdışı etmekle ilgili düşüncesi telaffuz edildiği anda 1915 yılına ait Ermeni milliyetçilerinin işlemeye çalıştığı ”tenkil-tehcir” algısını bir tür canlandırmış oldu. Bugün bunu yapabileceğini düşünmek ile geçmişte neler yapılmış olabileceğini birbirine pekiştirici bir argümanla bağlamak hiç de zor değil. Doğrusu soykırımı Türkiye’ye itiraf ettirmeye çalışan uluslar arası siyasal aktörlerin karşısında daha soğukkanlı ve vicdanı asla elden bırakmayan bir yaklaşım üzerinde çalışmak gerekiyor………..” Böyle birkaç yazıdan genellemeci sonuçlar çıkarılabilir , bu yazılar resmi tarihten farklı düşünmeyen Muhafazakar kitlelerdeki değişimin bir işareti olabilir mi? Doğrusu emin değilim. Ancak söz konusu yazıları “Ermeni Sorunu” hakkında önümüzdeki dönemde çok daha farklı görüşlerin ortaya konulacağının ilk göstergeleri olarak görüyorum. Bu konuda görüşlerimi daha önceki yazılarımda belirtmiştim. Kısaca özetlemem gerekirse Ermeni sorunu dediğimiz meselenin aslında, sosyal darwinist idealleri paylaşan , pozitivist, hemen hemen aynı dünya görüşlerine sahip, hatta yakın zamana kadar işbirliği içerisinde olan iki örgütün İttihatçılarla Taşnakların sivil halk üzerinden kanlı bir hesaplaşması olduğunu savunuyorum. Bu hesaplaşmanın sonucu ise sonucu ise iki milyona yakın Müslüman ve Hristiyan Osmanlı vatandaşının etkilendiği korkunç bir trajediydi. Özellikle 1914 Ağustos’unda Erzurum’da yapılan Taşnak kongresine İttihat- Terakki temsilcilerinin de katıldığını , Talat Paşa’nın bilgisi dahilinde savaşa Osmanlı tarafında olurlarsa Taşnaklara Erzurum, Van ve Bitlis’in teklif edildiğini , bu toplantının günümüzde meseleyi anlatma iddiasında bulunan ne Türk ne de Ermeni kaynaklarında fazla durulmadığını ya da eksik anlatıldığını yazdığımı okurlarımız hatırlayacaktır. Nedense “resmi tarihçilerimiz” ne de “diyaspora tarihçileri” İttihatçı-Taşnak ilişkileri üzerinde çok fazla durmuyor. ”Ermeni Sorunu”na yaklaşımın, yurtdışı parlamentolarda yapılan oylamaları maç seyreder gibi seyredip skoruna göre sinirlenmek ya da sevinmekten çok daha öte davranışlar gerektirdiği açık. Ayrıca “soykırım yapılmıştır” ya da yapılmamıştır gibi iki kutuplu bir tartışmanın sorunun anlaşılmasında son derece sığ ve yetersiz kaldığı da ortada. Neredeyse bir asır önce yaşanmış bir trajediyi daha soğukkanlı değerlendirmek gerekiyor. Devamını *burdan okuyabilirsiniz.

İnsanlığın üçte biri Çin’de ve Hindistan’da yaşıyor. Son otuz yıl içinde Dünya ekonomisinin yapısını değiştirecek önemde ilerlemeler kaydetti bu iki ülke. Ne var ki Avrupa gibi Türkiye’de de birçok aydın olayları “ekonomik milliyetçilik” gözlüğünden okumaya devam ediyor. Bu iki yeni devin ortaya çıkışı Türkiye için bazı fırsatlar ve tehditler doğuracak. Ancak henüz “ olgunlaşma” aşamasına erişmemiş bu ekonomilerin iç yapılarını, zayıf yanlarını ve çalışma yöntemlerini yakından tanımak ülkemiz için birinci derecede önem taşıyor. Devletçilik denen hatalı yolu terk ettikten sonra hızla yükselen iki yeni süper gücün geçmiş hatalarına hatta bugünkü eksikliklerine bakıldığında Türkiye ile ortak yönleri çok. 30 milyar dolara yaklaşan cirosu ve istihdam ettiği 224 bin elemanıyla Dünya’nın en büyük demir-çelik firması Mittal’in hint kökenli olması bir rastlantı değil. IBM’in PC bölümünü satın alarak Dünya’nın en büyük PC üreticisi haline gelen Lenovo firmasının Çinli oluşu da. Sadece 2006’da Çin ve Hint kökenli firmalar özellikle Avrupa ve Amerikalı firmaları satın almak için 38 milyar dolar harcadılar. Bir karşılaştırma yapmak gerekirse  GAP’ın maliyetinin 32 milyar dolar, BTC boru hattının 3.6 milyar dolar veya Türkiye’nin 2006 savunma bütçesinin 9 milyara yaklaştığı hatırlatılabilir.

İmdat! Hintliler Geliyor!

26 ocak 2006’da Dünya’nın en büyük demir-çelik firmalarından biri olan Fransız Arcelor’un patronu Guy Dollé Kanadalı Dofasco firmasının satın alınma işlemlerini bitirmek üzereydi. Aynı gün Mittal’in genel müdürü Hintli Lakshmi N. Mittal ise gene Arcelor’u satın almak için Aleni Pay Alım Teklifini (Takeover Bid) açıklıyordu. Fransa’da yoğun tepkilere sebep oldu bu teklif. Nasil olurdu da bir Hint firması bir Fransız endüstri devini yutardı? Hükümet uyuyor muydu? Aslında Hint firması Mittal 2004’ten beri Dünya’nın en büyük çelik üreticisi olmuştu. Ama her nedense 2004’te Mittal’in American Steel Group’u satın alması Avrupa’da kimsenin dikkatini çekmemişti. 6 mart 2006’da Le Figaro’da yayınlanan “Hisse Senetleri ve Ekonomik Milliyetçilik” başlıklı yazısında Yves Thréard şaşırtıcı bilgiler veriyordu: Fransa’da halkın %69’u devlet müdahalesinden yanaydı, yani devlet yabancı firmalarin Fransız firmalarını satın almasına engel olmalıydı. Mittal Arcelor’u almak isteyince kıyameti koparan ekonomik milliyetçiler her nedense (!) elektronik eşya alanında faaliyet gösteren Fransız Legrand firmasının Çinli rakibi Shidean’nin sermayesinin %51’ini ele geçirmesine ses çıkarmadılar. Shidean’ın Çin’deki konut elektronik güvenlik sistemleri (alarm, video) piyasasının lideri olduğu da hesaba katılırsa 60 ülkede 26 bin kişi çalıştıran fransız devinin Çin pazarına girişi daha da iyi anlaşılabilir.

Devletçilik Bir Devleti Geriletir mi?

İlk bakışta milli ekonomilerin çarpıştığı bir arena izlenimi verse de işin iç yüzü oldukça farklı: Ne Arcelor o kadar Fransız ne de Mittal o kadar Hint. Arcelor hisse senetleri CAC40’ta işlem görse de genel merkezi Lüksemburg’da. Mittal ise 1995’ten beri Londra’da faaliyet gösteriyor. Gene de Hint Ticaret Bakanı Kamal Nath 16 Şubat 2006’da devreye giriyor ve Avrupa Birliği Ticaret Komiserini müdahale edilmemesi için uyarıyor. Rahmetli Turgut Özal 1982’de Sümerbank’ı kastederek “devlet basma üretmez” dediğinde yer yerinden oynamıştı Türkiye’de. Evet, belediyelerin Tanzim Mağazaları kanalıyla et ve peynir sattığı bir ülkede devlet şeker fabrikası da işletebilir, neden olmasın? Hadisenin garipliğine bakın ki Mittal firmasının parmak ısırtan yükselişi gerçekte Hindistan sınırlarının dışında gerçekleşmiş, Lakshmi N. Mittal 1976’dan 2004’e kadar Hindistan’a ayak basmamıştı. Neden mi? Çünkü 1970’lerde demir-çelik sektörü devlete ayrılmış, özel sektöre kapalıydı. Mittal ailesi Endonezya başta olmak üzere Meksika, Kanada, Almanya, Kazakistan, Irlanda, Romanya, Güney Afrika, Cezayir ve ABD’ye yatırımlar yaptı. En son Arcelor atağı ile de AB’ye. 1980’lere kadar Türkiye ile aynı ekonomik hastalıklardan özellikle de devletçilikten muzdarip tek ülke Hindistan değil. Soğuk Savaş döneminde Çin Mao Zedong liderliğinde Sovyet Rusya ile bir “ittifak ve karşılıklı yardım” anlaşması imzalıyor 14 şubat 1950’de. Aynı dönemde Moskova’da eğitim görmüş olan Mahalanobis Hindistan’ın ekonomisinin yüksek gümrük duvarları arkasında devlet eliyle planlanması için görevlendiriliyor.

Devletçiliğin Terk Edilmesi

Bu ideolojik hatadan dönmeye Çin 1978’de Hindistan ise 1991’de başlıyor. Her iki ülkenin ekonomisi tıpkı bugün Türkiye’de olduğu gibi çok küçük işletmelerden oluşuyor. Çin’de bunun başlıca sebebi Mao’nun “ileri sıçrama” projesinden kaynaklanan “üretim ve tüketim merkezlerini birbirlerine yakın tutma” prensibi. Bu nedenle küçük köy ve kasabaların ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde atölyeler ve fabrikalar kurulmuş. Bir örnek vermek gerekirse Çin’de çimento imâl eden 8000 fabrika bulunduğunu ve Dünya’nın geri kalan kısmında 1500 çimento fabrikası olduğunu söyleyebiliriz. Elbette bu denli küçük işletmelerin teknolojik araştırmalara, kalite kontrole, çevre korumaya, yön-eyleme eğilmeleri söz konusu değildi. Hindistan’a baktığımızda ise küçük aile işletmelerinin devlet sübvansiyonlarıyla korunduğunu ve tekstil, otomobil yan sanayi ve gıda gibi pek çok sektörün neredeyse tamamının 10 kişiyi aşmayan işletmelerden oluştuğunu görüyoruz. Ne Hindistan ne de Çin henüz bu “atomize“ olmuş yapıdan kurtulabilmiş durumdalar. Türkiye’nin de muzdarip olduğu bu sorun hem kaynakların verimli kullanılmasını engelliyor hem de büyük altyapı yatırımlarının potansiyel getirisini azaltıyor. Dış ticaret açığı bu denli önemli olan ülkemizin şüphesiz büyük ve kurumsallaşmış yeni bir ekonomik yapıya ihtiyacı var.

Boks Maçı mı Yoksa Ortaklık mı?

Bugün gelinen noktada Çin’in veya Hindistan’in 1980’lerdeki “Japon Mucizesi”ni gerçekleştirmeleri söz konusu değil. Meselâ 2004’teki üretimi 90 bin araç olan SAIC Chery Automotive (Çin) veya gene 2004 kapasitesi 100 bin araç olan Telco (Hindistan) gibi firmaların Avrupalı rakiplerini korkutmaları için henüz erken. Zaten olayın salt rekabet boyutuna bakmak, “ekonomik milliyetçilik” gözlüğünün tozlu camlarından okumak bize fazla bir şey getirmiyor. Bu iki ülkenin yükselişi Batı’ya rağmen değil Batı sayesinde oldu. Meselâ elektronik ve telekomünikasyon alanındaki üretimin %70’i yabancı sermaye ile yapıldı. Daha az endüstrileşmiş olan Hindistan 1980’lerden itibaren yüzünü hizmet sektörüne özellikle de bilgi-işleme çevirmişti. Bu alanda pazarın %20’sini elinde tutan Hindistan’ın bu sektördeki ihracat hacminin üçte ikisini ABD ile gerçekleştirdiğini de hatırlamakta fayda var. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Meselâ Çin’in ihracatının %90’ı başka ülkelerden gelen yarı mamul ve hammadde ithalatına bağımlı . Ancak elbette iki dev bu noktada durmak istemiyorlar. Genellikle taşeronluk ilişkisiyle başlayan anlaşmalar önce joint-venture şeklini alıyor, sonunda da lisansıyla, teknolojisiyle bir Hint veya Çin firması çıkıyor ortaya. Örneğin ünlü Üç Boğaz Barajı’nın inşası için gereken dev türbinlerin (700 MW) teknolojisine sahip Siemens, General Electric gibi çok az firma bulunuyordu pazarda. Çin’in açtığı ihalenin şartları arasında normalde asla kabul edilemeyecek olan teknoloji transferi de vardı. Ancak Çin projenin büyüklüğünden kaynaklanan avantajı çok iyi kullandı ve Dünya’da hâlihazırda kurulmuş türbinlerin %60’ını temsil eden bu satın alma karşısında istediği teknolojileri elde etti, hatta 2005’te barajın ikinci kısmının neredeyse tamamını Çinli mühendisler bitirdi. Çin Avrupalı Airbus firmasıyla da aynı biçimde pazarlık etti. 150 uçak alımı karşılığında Airbus firması montajın bir kısmının Çin’de, Çinli mühendis ve teknisyenlerce yapılmasını kabul etti. Belki de on yıla kadar Airbus’a rakip ve daha ucuz bir Çin malı yolcu uçağı çıkabilir ortaya.

Bu noktaya kadar her şey basit, devlet aslında “biziz”. Mesela her gün sırayla dereden su getiren kadınız veya gece köyün koyunlarının başında nöbet tutan çobanız. Ama devlet bir büyüdü mü kontrolden de çıkıyor.

Bir bakıyorsunuz dedelerinizin kurduğu devletin topraklarında etnik kökeniniz veya dinî inançlarınız yüzünden ikinci sınıf vatandaş durumuna düşmüşsünüz. Anadiliniz yasaklanmış. Kilisenizi veya havranızı tamir ettiremiyorsunuz. Herkesle aynı vergiyi ödediğiniz halde başınızı örttüğünüz için devletinizin polisi sizi coplarla kovalamaya başlamış.

Okuduğunuz kitapları, gittiğiniz toplantıları, üye olduğunuz dernekleri devletinizin memurları fişlemiş, “idamlık solcu-sağcı, çaycı, simitçi” oluvermişsiniz bir gecede.

Yukarıda Lost örneği ile özetledik, devlet gerekli. Ama varlığı bedava değil. Ortak ihtiyaçlarımızın karşılanması için icad ettiğimiz bir “kamu hizmeti” elbette ödenmeli. Vergilerimizle orduyu, itfaiyeyi, sağlık hizmetlerini destekliyoruz. Maddî fedakârlıklarda bulunduğumuz gibi bazı özgürlüklerden de fedakârlık edebiliyoruz bazen: Zorunlu askerlik meselâ. Devlet görevlilerine itaat ediyoruz. Polis “dur!” deyince durmak gerek. Üzerimizi, evimizi arayabilir, telefonlarımızı dinleyebilir. Bunlar bazı koşullar altında da gerekli olabilir elbette. Ama devlete verdiğimiz her yetki bizim özgürlüklerimizi biraz daha kısıtlıyor. Ve özgürlüklerimizin toplamı sınırsız değil.

Kötü idare edilen bir devlet vergilerimizi ziyan ettiği gibi özgürlüklerimizi de ziyan ediyor. Bir adamın 40 koyunu korumak için tuttuğu çoban ondan her gün için bir koyun isterse kırkıncı günün sonunda korunacak sürü kalır mı? Buna alış-veriş değil sömürü demek icab etmez mi?

Hal böyle iken bizi dış düşmanlardan, bölünmekten, irticadan, emperyalizmden korumak için devletin bazı kurumları işgal ordusu gibi davranırsa “vatandaşın bundan kazancı nedir?” diye sormak gerekmez mi?

Devlet alfabe değiştirir mi?

Hemen bütün polisiye filmlerde suçlular yakalanmamak için parmak izlerini silerler. Kendilerini aklayan başka bir senaryonun meselâ intihar ihtimalinin polis tarafından kabulünü kolaylaştırırlar. Böylece adalet mensuplarının “tarihi okuması” engellenmiş olur. Gerçek saklanarak yerine bir “yanılgı” yerleştirilir.

Bir devlet de alfabe değiştirdiği zaman o “miladî” tarihten önce yazılmış olan tarihi okunmaz kılar. Parmak izi silme meselâ ceset yakmaya bakarak ne kadar temiz bir önlem ise alfabe değiştirmek de o kadar temizdir. Bir düşünün, Padişahların bütün yazışmalarını, Saray’ın arşivlerini, bütün Osmanlıca kitapları toplayıp yakmak, Osmanlı’dan ve Selçuklu’dan kalma bütün çeşmeleri, camileri, han ve hamamları yıkmak yerine alfabeyi bir değiştiriyorsunuz ve bir çırpıda bin yıllık tarih çöpe. Daha doğrusu yeni kuşakların geçmişi anlama şanslarını ortadan kaldırıyorsunuz.

Dedik ya, devletin eline verdiğimiz her yetki bizim “pastamızdan” bir şeyler eksiltiyor. Devlet kendisini kültürün sahibi olarak görünce o kültürü yıkmak için de bizden izin almaya gerek görmüyor.

Biz de kendi yaşadığımız topraklarda Lost dizisindeki zavallılar gibi etrafa bakıyoruz. “Devlet nedir? Millet nedir? Osmanlı mıyız yoksa Türk mü?” diye sorguluyoruz kendimizi, tarihimizi. Çünkü boş beyaz bir kâğıttan başlamaya mahkûm edildik. Dil devrimi dilimizi ve kültürümüzü devirdi, bizler de altında kaldık.

Tarihimizi bilmediğimiz için bugünü anlamıyoruz. Yarın ise bir korku filmi gibi. Cahillikten her yerde komplo teorileri görüyoruz. Sorunlarımızı çözmek için şiddetten başka bir yol bulamıyoruz.

Bir Fransız 700 yıl önceki el yazması tarihi belgeyi rahatlıkla okuyabiliyor.
Bir Fransız 1539’da yazılmış ve aşağıda kopyasını sunduğumuz bir resmî yazının orijinalini kolaylıkla okurken biz dil devrimini yapan insanın 1920’lerde yazdığı Nutuk’u okumaktan aciziz. Çünkü darbe sadece alfabeye vurulmamış, kelimeler de değiştirilmiş. Dolayısıyla orijinal metin yeni Türk alfabesi ile dizilse de kimsenin hatta Kemalistlerin bile Atatürk’ü anlamasına imkân yok! Bu yazının kaleme alındığı 26 aralık tarihinde Kemalizm hakkındaki anketimize verilen cevapların %80’inin Kemalistler ile Kemalizm arasındaki anlayış farkına işaret etmesi acaba insanların Nutuk’u anlayamAmasının bir işareti değil mi?

Konfiçyüs boşuna dememiş “bir ülkeyi yıkmak istiyorsanız işe dilinden başlayın” diye. Ulus-Devlet ile ilgili makalenin tamamını *burdan okuyabilirsiniz.

Sevgili Arkadaşlar, Hakan Yiğit adlı İzmirli bir okurumuz bizi 17 Eylül 2009 tarihinde şikayet etmiş. Daha doğrusu “Güçlü orduya lüzum yok, kaliteli olsun yeter ” isimli yazıyı. Aslında yazı 26 Eylül’de girdi yayına ama demek ki İzmir’de hakikaten ilerici insanlar var. 9 gün önceden hissetmiş adam. Yoksa birileri dalgın kafayla sahte delil mi üretiyor? Neyse. Bilişim suçlarıyla mücadele kısım amirliği üşenmemiş, sitemizi ziyaret etmiş ve Hakan Bey’in dediği gibi bir yazı olduğuna bizzat şahit olmuş. Umarım polis arkadaşlar yazıyı da okumuşlardır, kısa ve matrak bir makaleydi.

Ardından Güvenlik şube müdürü Hadi Öztekin, İzmir Cumhuriyet Savcılığından Kemal Esenkaya ve Vedat Damar beylerin gayretiyle bir soruşturma açılmış. Çok acele koduyla gezen bu soruşturma bize bir iki gün önce ulaştı. Herhalde ne polisler ne de savcılar Hakan Bey’i fazla ciddiye almamışlar, şubatın ortasına geldik 6 ay oluyor. Bu arada Türkiye Cumhuriyeti’nin internetteki geyiklerle 6 ayda yıkılmayacak kadar sağlam olduğu da ispatlandı geçelim. Bir kere daha gördük ki polis ve savcılarımız aklı başında insanlar. Abuk subuk şikayetlerle vakit kaybetmek yerine daha acil işlerle uğraşıyorlar. Ama belli olmaz. Yine de bir gün işgüzar biri çıkıp siteye erişimi engellemeye kalkabilir. Fransa’da yaşadığım ve bu ülkenin vatandaşı olduğum için özgürüm. İstediğim siteye girip okuyabilirim. Ama siz Türkiye’de yaşıyorsunuz. Sizin için neyin iyi, neyin kötü olduğuna devlet karar veriyor. Bu bakımdan beğendiğiniz yazılar varsa alın, saklayın, belli olmaz.

Bir de Bedava Kitap sayfası var biliyorsunuz. Buradaki kitapları da alın, dağıtın. Sonra bulamazsanız benden günah gitti. Bu vesileyle özellikle genç okurlara iki lafım olacak. Sitedeki tartışmalar bazen ateşleniyor, sertleşiyor. Devleti, orduyu eleştirdiğimiz oluyor. Ancak “hak mücadelesi yapacağım” derken asla şiddete başvurmayın. 1980′den önce bir çok genç insan sağcı, solcu, dinci, komünist vs masallarla uyutuldu. Bir gecede Türkiye’nin cennet olacağına inandılar. Maşa oldular. Bir kaç siyasetçinin pazarlık masalarına meze oldular. Şimdilerde “Filancalar ölmez!” diye sloganlaşmış isimler var. Hani şu siyah-beyaz resimleri tişörtlere basılan. Bir çoğu darbecilerin işkence tezgâhlarında can verdi… Bir kızın elini bile tutmamışlardı. 16, 17, 18 yaşındaydılar.

Türkiye’nin temel sorunu zihniyettir. İşte bizi şikayet etmeye kalkan Hakan Bey. Neden daha güzel bir site kurmadı? Neden 200 sayfalık bir kitap yazmadı meselâ “Derin Düşünce’nin zararları” gibi bir isimle? Neden YAPICI bir tepki yerine YIKICI bir tepki yolunu seçti? Çünkü bu zavallı “ölüm sevgisi” kurbanı. Ona ölüm ve yıkım öğretildi. Gammazlamak, ihbar etmek, yakmak, yıkmak. Bugünkü sıkıntıları mümkün kılan bu korkular ve cahilliklerdir. Geçmişten kalma kuyruk acılarıdır. Ne kadar haklı olursanız olun şiddetten uzak durun. Türkiye’yi güzelleştirecek, yükseltecek olan şey halkın birbirini anlamasıdır. Bu da yavaş yavaş olur. Yani devrimle değil evrimle olur. Bir Ermeni mezarlığı tahrip edildiğinde kendi dininize, kendi ölülerinize hakaret edilmiş gibi acıyor mu yüreğiniz? Ölçü budur. Hemhal olmak. “Ötekinin” dertlerini dert edinebilmek. Yoksa Molotof kokteyleriyle, açlık grevleriyle, lastik yakmalarla ancak kibrinizi, nefsinizi tatmin edersiniz.

Bütün bir ülke olarak 1912′deki Balkan savaşlarının da öncesine, 1877-78 Osmanlı-Rus savaşına, o dönemdeki acılara, yıkımlara, göçlere, soykırımlara uzanan acılı bir geçmişimiz var. Benim ailemde de bir çok Türkiye insanı gibi bu savaşlara katılmış aile büyüklerimiz vardı. Dedelerimden biri “Bulgar görürsem bir kör çivi ile olsun öldürürüm” derdi. Bir başkası “Ermenileri çok kestik ama onlar da bizden çok kesti” diye mırıldanıp dururdu. Yine bir çoğunun dilinde “Rus” ve “zulüm” kelimeleri ayrılmazdı. Büyük dayılar evde bile yerde uyurlarmış. Yoksa her gece gördükleri kâbuslar yüzünden çırpınırken yataktan düşüyorlarmış. Bugün kahramanlık destanı diye dinlediğimiz bir çok savaş aslında bir toplu cinnetin “erotik” öyküsü. Milyonlarca insanın kıyma makinelerine gönderildiği 1900′lerin devamıyız biz.

Söylemesi zor ama savaşın ve açlığın delirttiği bu insancıkların torunlarıyız. ”Aldığın Nefesi Ben Yarattım Ulan!” makalesinde anlattığım Çerkez Osman Dede babamın babasıydı. Biz Türkler kimliğimizi acılar, ıstıraplar üzerine inşa ettik. Geçmişteki travmalar şekil veriyor hâlâ bugünümüze. 19 yaşında bir Ermeni gördüğümüzde dost olabileceğimiz bir insandan çok 1915 olaylarını hatırlıyoruz. “Ama onlar da…” diye başlayan ve hiç bitmeyen cümleler. İyilik-Kötülük üzerinden değil et-kan-soy üzerinden düşünüyoruz. Budur Türkiye’nin temel sorunu. Komplo teorisi filan aramayın. Evet, Ergenekon vardır. Evet, bazı subaylar, iş adamları, basın mensupları kirli planlar yapmış olabilirler. Ama bu gibi planlar dünyanın bütün ülkelerinde olabilir. Ancak sadece bazı ülkelerde uygulanabiliyor. “Kurtuluş savaşı kazanmanın zararları” isimli makalede anlattık nedenlerini. Ve tabi bu travmaların, bu acılı hatıraların canlı tutulmasını, kin ve nefreti beslemesini sağlayan bir millî eğitimimiz var.

Evrensel değil, millî. Ögrenim değil eğitim. Yani ögrenen ve özgürce karar verebilen değil. Kontrol edilmesi kolay, doğru sinyallere doğru tepkileri verebilen robotların üretimi. Askerlerin değil filozofların, sanatçıların, bilim adamlarının övüldüğü ders kitapları yazılmadıkça Derin Düşünce gibi sitelere ihtiyaç olacaktır korkarım. ALLAH’tan ümid edelim ki Derin Düşünce yok olsun. Ama bir savcının kararıyla değil. Türkiye bu karanlık zihniyetten kurtulduğu için gerek kalmasın böyle sitelere. Derin Düşünce sitesinden basılmış sayfaları dedelerinin tozlu çekmecesinde bulan gençler şöyle desinler: “Yapma yahu! Demek ki 2010′larda bu kadar basit şeyleri bile uzun uzun anlatmak gerekiyormuş, ne kadar geriymiş bizim ülkemiz”

  1. sohbet dedi

    Güzel bir blog

  2. mobil sohbet dedi

    Emeği geçen arkadaşa teşekkürler

Bir yorum yazabilirsiniz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.