Notdefteri.net
Not Defteri Eğitim, Bilim, Tarih, İslâm, Kültür-Sanat, Rehberlik ve Kişisel Gelişim konularında içerik yayınlayan bilgi blogudur.

Peygamber efendimizin sünnetine göre ticaret esasları

2 2.925

Peygamber efendimizin sünnetine göre ticaret esasları

Resûlüllah Aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz, insanlığa müstakil bir medeniyet getirmiş, Medine’ye hicreti ile fiile geçirdiği devletinin anayasasının ikinci maddesinde Müslümanlar, diğer insanlardan ayrı bir ümmettir. diyerek bu hususu tesbit etmiştir. Öyle ise, medenî hayatımızın her meselesinde kendimize has bir değerimiz, bir tarzımız, bir şeklimiz olacaktır. Mü’min ve Müslüman olan herkes, daima meselelerinin İslâm’a göre olanını bilmekle, bilmiyorsa arayıp bulmak ve onu tercih etmek ve onu hayata geçirmekle mükelleftir.

Ticarî hayatımız da öyle, onun da İslâm’a göre olanı vardır, olmayanı vardır. Sadece meslek erbâbı olan tüccarlar değil, her insanın, ticaretle uzaktan yakından ilgisi söz konusudur. Alışveriş, şehirde yaşayanların, memur olanların günlük hayatlarının kaçınılmaz bir parçasını teşkil etmektedir.

[su_box title=”Efendimiz Sav’in Ticaret ile ilgili sözleri” style=”soft” box_color=”#eae0ca” title_color=”#000000″ radius=”5″]Önce belirtmek isteriz ki, Resûlüllah Aleyhissalâtü vesselâm Rızk’ın onda dokuzu ticarettedir. buyurarak, (Suyûtî, elâCâmi’u’sâSağîr [Feyzu’lâ Kadîr’le birlikte], 3, 244) müntesiplerini ticarete teşvik etmiştir. Ayrıca: Emin ve (muamelelerinde) doğruluktan ayrılmayan ticaret ehli, Peygamberler, sıddîkler, şehîdler ve sâlihlerle â ki âyette (Nisa, 4/69) sıratâı müstakîm ashabı olarak zikredilirlerâ beraberdir. buyurarak (Tirmizî, Büyû, 4), makbul ticaretin bir kısım şartlara bağlı olduğuna dikkat çekmiştir.[/su_box]

Öyle ise, alışverişle, yani ticaretle ilgili bir kısım esasların bilinmesi gerekmektedir. Bu yazımızda onları kısmen belirtmeye çalışacağız. Ancak, alışverişle ilgili, farzdan âdâba kadar düsturlar çoktur. Biz, bunların en önemlilerini beş ana başlık altında vererek, başlıklarda yoğunlaşan unsurların ticarî hayattaki ehemmiyetine vurgu yapacak ve dikkat çekeceğiz.

  • İnsan,
  • Zaman, Mekan,
  • Eylem,
  • Eşya (meta).


1. İNSANLA İLGİLİ DÜSTURLAR

Alışveriş işinin birinci unsuru, belki de en mühimi insandır. Çünkü, alan da satan da odur. Öyleyse, alışveriş yapacak insan nasıl olmalıdır; onda aranan özellikler nelerdir? Şimdi bunlar üzerinde durmak istiyoruz.

Mükellef ve Akıllı Olmak

Dinimiz, çocukları, delileri alışverişe elverişli/ehil bulmaz. Onların bu işleri velileri vasıtasıyla yürütülür. Çocuklar, büluğa yaklaştıkları takdirde, hayata alıştırılmaları için velilerinin izniyle alışverişe girişebilirler. Bunun dışında onlar, örfen velilerinin izni olduğu kabul edilen çocuk malları veya bunlara yakın kıymeti düşük şeylerin ticaretinde müsamahaya mazhar olurlar (Üstrûşenî, Ahkâmu’sâSığâr, 198).

Gayrâı Müslimlerle Müslüman bir kimse alışveriş yapabilir. Bu meselede hiçbir tahdit gelmemiştir. Resûlüllah’ın gayrâı Müslimlerle ticarî muamelesi olmuştur. Hz. Aişe, Aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz’in bir Yahudi’den borçlanarak yiyecek maddesi alıp, zırhını rehin bıraktığını belirtir. (Nesaî, Büyû, 83). Yine belirtelim ki, alışverişte uyulması gereken esaslar, gayrâı Müslimlerle yapılan alışverişler için de şarttır. Sözgelimi âilerde açıklayacağımızâ dürüstlük’ ve anlayışlılık’ prensiplerine gayrâı Müslimlerle olan muamelelerde de yer verilecektir. Satıcımız veya müşterimizin gayrâı Müslim olması, ticarette uymamız gereken esasları ihlâlimizi meşru kılmaz.

Müslüman Alıcı ve Satıcıların Evsafı

Alışverişin kâmil mânâda dinin taleplerine uygun olması için gerek alıcı ve gerekse satıcıda bazı vasıflar bulunmalıdır. Bunlar bulunmadığı takdirde bir kısım yanlışlıkların ve bu arada haramların işlenmesi daima ihtimal dahilindedir. Bunların başlıcalarını şöyle sıralayabiliriz:

İlim:Alışverişlerimizin İslâm’a göre olması için birinci şart bilgidir. Her hususta olduğu gibi burada da mürşidimizin ilim olması lâzımdır. En azından nelerin haram, mekruh veya helâl olduğunu, alışverişi haram veya helâl kılan şartları, sebepleri bilmemiz gerekir. Hz. Ömer’in: Bizim çarşımızda dini bilen kimseler satıcılık yapsın. dediği bilinmektedir (Tirmizî, Vitr, 21).
Nitekim, İbnu Abidîn (v. 1252 H.) merhum, Aleyhissalâtü vesselâm’ın: İlim öğrenmek, kadınâerkek her Müslüman’a farzdır. hadisinden yola çıkarak herkesin bilmesi gereken farz ilimleri sayarken şunu da ilâve eder: Ve herhangi bir şeyle meşgul olan herkese, o mevzudaki haramdan kaçınabilmesi için, onunla ilgili bilgileri ve ona terettüp eden ahkâmı öğrenmesi farzdır… keza alışveriş, nikâh, talâkla ilgili bilgiler de, bu meselelerle iştigal etmek isteyen kimselere farzdır. (İbn Abidin, Reddü’lâMuhtar, 1, 29). Her Müslüman’ın bir surette ticarî meşguliyeti olacağına göre, burada belirtilen vasıf sadece tüccarları değil, herkesi ilgilendirir.

Dinimizin, ticari hayatta uyulmasını şart kıldığı temel düsturlara uyulduğu dönemlerde kalkınan İslâm dünyasının, harp kaçkınlarının ve cahillerin esnaf hayatına katılması sonucu ticarî ahlâkın sarsılmasıyla geriliğimizin nasıl başladığını merhum Sabri F. Ülgener, İktisadî İnhitat Tarihimizin Ahlâk ve Zihniyet Meseleleri adlı kitabında açıklar.

İttika: Alışverişin İslâm’a göre olmasının mühim bir şartı, ticari muamelelerde harama düşmemek hususunda titiz olmaktır. Çünkü yeri gelince belirtileceği üzere, alışverişle ilgili bir kısım haramlar ve mekruhlar mevzubahistir. Bazen eşya, bazen ticarî usûl haram olabilir. Müslüman, ticaret yaparken harama girme veya düşme endişesi ile müteyakkız ve hassas davranmalı; dâima dikkatli, endişeli, kuşkulu ve Allah’tan korkar bulunmalıdır. Gevşekliği sebebiyle harama düşmesi durumunda uğrayacağı ziyanın büyüklüğünü anlamada şu hadis yeterlidir: Vücuduna bir lokma haram giren kimsenin kırk gün ibadetleri kabul olmaz. (İbn Kesîr, Tefsîr, 1/358; Deylemî, Müsnedü’lâFirdevs, 3/592).

Dürüstlük: Aslında her hususta dürüst olmak, Müslüman’ın temel vasıflarından biridir. Bunun önemi, alışveriş meselelerinde daha bir vurgulanmıştır. Dürüstlük deyince neleri kastediyoruz?
Satan kimse, müşteriye malı hakkında doğru bilgi vermelidir, malın ayıbını, kusurunu gizlememelidir. Resûlüllah Aleyhissalâtü vesselâm, bir keresinde tüccarları şöyle uyarmıştır: Ey tüccarlar!… Şurası muhakkak ki, kıyamet günü tüccarlar, fâcirler (haddi aşan, Allah’a âsi olan kişiler) olarak diriltilecekler, ancak Allah’tan korkanlarla, dürüst olanlar ve (malın evsafını belirtirken) doğru söyleyenler hâriç. (Tirmizî, Büyû, 4).
Resûlüllah (s.a.s.), çarşı esnafını teftiş ederken bir buğday yığınına elini daldırır; alt kısmının rutûbetli olduğunu anlayınca, bunu dürüstlüğe uymayan bir davranış, bir hîle, bir aldatmaca olarak değerlendirir ve: Bizi aldatan, bizden değildir. diyerek tepkisini ortaya kor. (Müslim, İman, 164; Ebû Dâvud, Büyû, 50; Tirmizî, Büyû, 74, [1215.h.]; İbn Mâce, Ticârât, 36).

[su_highlight background=”#000000″ color=”#ffffff”]Hz. Peygamber: Sana itimad edene (verdiğin sözü tut), emaneti eda et, sana ihanet edene dahi ihanet etme! buyurarak. (Tirmizî, Büyû, 38; Ebû Dâvud, Büyû, 81) hainlik yapan karşısında bile doğruluktan ayrılmamayı, hainliğe uğrayanın aynı şekilde hainlikle mukabelede bulunmaması gerektiğini emreder.[/su_highlight]

Dürüstlükle ilgili daha pek çok hadisâi şerif femâi Nebevî’den şerefsüdur olmuştur. İçlerinde ticareti ilgilendiren bazı yasaklar vardır ki, bunlar mutlak gelmiştir. Âlimler ise, başka hadisler muvacehesinde bunlardan bazılarının ifade ettiği hükümlerde yorumlara gitmişlerdir. Bazısı ıtlakı esas almış, bazısı kayıtlamıştır. Şu hadiste olduğu gibi: Yerleşik olan, göçebe olana satış yapmasın. (Tirmizî, Büyû, 13) Burada manâ, şehirli, köyden gelen (piyasa şartlarını bilmeyen) bir kimsenin malını değerinin çok altında ucuza alıp, sonra yüksek fiyatla başkasına satmasıdır. Burada meselenin teferruatına girmeden şunu söyleyeceğiz: Resûlüllah’ın bu nevi yasakları aldatmaya, suiistimale râcidir. Bu sebeple, yerli kişi, üreticinin malını, onun mağduriyetine sebep olmayacak şekilde, günün şartlarına uygun olarak dürüstçe satmışsa, bunun yasak olmayacağı söylenmiştir. (Mübârekfûrî, Tuhfe, 4/414)
Başka bir hadislerinde Resûlüllah Aleyhissalâtü vesselâm, uzaktan mal getiren tüccarı, pazara inmeden yolda karşılamayı yasaklar ve şöyle buyurur: Kim böyle birini karşılar, ondan mal satın alırsa, malın sahibi pazara geldiği zaman (Pazar fiyatlarını farklı görünce) yoldaki satışı iptal etmede muhayyerdir. (Nesâî, Büyû, 18)

Şu hadislerdeki yasaklar da böyle anlaşılmalıdır:
Alma niyetinde olmadığınız halde, alıcıları kızıştırıp fiyatı artırmak için müşteri gibi davranmayın. (Buharî, Büyû, 58, 64, 70, Şurût, 8; Müslim, Nikâh, 51, 52, Büyû, 11, Birr, 30â32; Ebû Dâvud, Büyû, 44, Tirmizî, Büyû, 65; Nesâî, Nikâh, 70)
Allah Teâlâ Hazretleri buyurdu ki: Birbirlerine ihânet etmedikleri müddetçe, iki ortağın üçüncüsü Benim. Biri ihanet ederse, Ben aralarından çekilirim’. (Ebû Dâvud, Büyû, 27)


2. ZAMANLA VE MEKANLA İLGİLİ DÜSTURLAR

Bir Müslüman için, ticaretin helâl çerçevede ve daha kârlı cereyan etmesi bakımından zamanla ilgili bilinmesi gereken hususlar vardır. Mühimlerini şöyle hatırlatabiliriz:
Erkenci’ Olmak
İslam dininin, müntesiplerinden istediği temel değerlerden biri, daima dakik ve erkenci’ olmaktır. Sabah güneş doğmadan fecir zamanında kalkıp ibadetini yapacak ve hemen günlük işlerine başlayacaktır. Borcunu geciktirmeyip vaktinde ödeyecektir. Verilen söze uyacak, vaatlerini vakti vaktinde yerine getirecektir. Bu hususu, Allahümme bârik liâümmetî fi bükûrihâ yani: Ey Allah’ım! Erkenci olmayı ümmetim hakkında mübarek kıl! nebevî duası açıkça ifade eder. Bu duayı nakleden Sahr elâGâmidî, Resûlüllah’ın, orduları bile sabah erkenden yola çıkardığını kaydettikten sonra kendisinin tüccar olduğunu, malları (müşterilere) sabahın ilk saatlerinde gönderdiğini, böylece zenginliğe kavuştuğunu kaydeder. (Tirmizî, Büyû, 6)
İmam Tirmizî, bu hadisin ticaret hayatıyla ilgisini tebarüz ettirmek üzere Süneni’nin Büyû (Ticaret) Bölümünde ve Ticarette Erkenci Olmanın Önemi adını taşıyan bir bapta kaydeder. Şârihler, erkenci olmanın gereği ve sabah namazından sonra yatmanın mekruhluğu üzerine başka rivâyetleri de kaydederler. Mübarekfurî, Tuhfetü’lâAhvezî’de (4/403â404) bunlardan bir kısmına yer verirken, Münzirî, Terğib’de bu konuda altı rivâyet kaydeder (2/529â531). Bunlardan biri şöyledir: Rızkı talep etmeye erken başlayın; çünkü erken başlamak berekettir, başarıdır. Bir diğer hadiste de: Sabah vaktindeki uyku, rızka mani olur. buyurulmuştur. Bir diğerinde, sabah vakti uyuyan Hz. Fâtıma (radıyallahu anhâ)’yı Resûlüllah’ın ayaklarıyla dürterek uyandırıp, Ey kızım, kalk, Rabbinin rızk taksimine şahit ol, gâfillerden olma, zira Allah rızkı, fecrin doğumu ile güneşin doğumu arasında taksîm eder. dediğini okumaktayız. (Terğib, 2/230)

Konuyla İlgili:  Çağımızda müslüman olmak

Cuma Vaktinde Ticaret Terk Edilmelidir
Ticarette haram denince sadece haram olan mallar, tarzlar değil, başka şeyler de kastedilir. Bunlardan biri, ticaret yapılan zamandır. Nitekim Kur’anâı Kerîm, Cuma günü ezan okunurken alışverişin terk edilmesini emreder (Cuma, 62/9â10). Ulema, Cuma günü ezandan Cuma namazının bitişine kadarki vakitte alışâveriş yapma veya Cuma namazı kılmaktan alıkoyacak bir şey ile meşgul olmanın haram olduğunda müttefiktir.

Beş Vakit Farz Namazları Vaktinde Kılıp, O Anda Başka Şeyle Meşgul Olmamak
Farz olan Cuma namazı vaktindeki yasağa kıyas ederek ve farz olan diğer vakitlerin ilk vaktinde kılınmalarındaki efdaliyet düsturundan hareketle, hassas mü’minlerin, beş vakit namazın ilk vakitlerinde ibadet yaparak Cenabâı Hakk’ın rızasını aramalarının daha uygun olduğunu söylüyoruz. Bu tavsiyemiz, her namaz vaktinde Dükkanı kapatmak gerekir mânâsında bir hüküm değildir. Fakat Helâl rızık yolunda çalışmak da ibâdettir. gibi gerekçe ile, alışverişi bahane ederek namazı terk etmek veya bilerek kazaya bırakmak elbette caiz değildir. Allah’a olan kulluk borcumuzu terk ederek yapılan çalışmaya ibadet demek için şer’î delil gerekir. Ayrıca, namazı ilk vaktinde kılmak mecburiyeti yoktur diye tehir alışkanlık haline gelebilir; bu bakımdan, hassas mü’min ilk vaktinde kılmayı alışkanlık haline getirir.

Diğer Vacip Vazifeleri de Vaktinde Yapmak
Teferruata girmeden hemen belirtelim ki, çok kazanma hırsıyla, zamanımızı hep ticarî meşguliyetlere tahsis etmek, bu yüzden de:

  • Allah’a karşı vazifelerimizi,
  • Kendimize karşı vazifelerimizi,
  • Ailemiz fertlerine karşı vazifelerimizi,
  • Komşu ve akrabalara karşı vazifelerimizi,
  • Çocuklarımıza olan terbiye, ilgi, sohbet vazifelerimizi

Ve diğer bir kısım vazifelerimizi, ihmal etmek doğru değildir. Hadislerde, üzerimizde bu çeşit vazîfelerin de bulunduğu hatırlatıldıktan sonra, Her hak sahibine hakkının verilmesi gerektiği’ne dikkat çekilir.” (Buharî, Savm, 51; Tirmizî, Zühd, 64; Fethu’lâBarî, 5/114, Mubârekfûrî, 7/96)

Mekanla İlgili Düsturlar
Bazı hadislerde, ticaretin tahdit edildiği mekânların da zikri geçer: Mescitler (Nesâî, Mesâcid, 22), insanların gidip gelmesine mahsus yollar, sokaklar vs. yerler, bu aslî vazifelerini haleldar edecek ticarî işgallerden yasaklanmıştır.1 İnsanların rahatça gidiş gelişlerini engelleyecek şekilde yol kenarlarını veya bizzat pazar yerini işgal ederek mal koyup eşya satmak yasaklanmıştır. Hz. Ömer’in, pazar yerinde insanların gidişâgelişlerini zorlaştıracak şekilde gelişigüzel bırakılmış bir demirci körüğünü tekmeleyerek parçaladığı rivâyet edilir. (Semhûdî, Vefâ’u’lâVefâ, 2/479)


3.Fiili olarak bizzat ticaretle ilgili düstûrlar

Faiz Yasağı
Dinimiz, bütün çeşitleriyle fâizli ticareti şiddetle yasaklar. Kur’anâı Kerim, faiz yemeyi Allah ve Peygamberi tarafından harp ilan edilmiş gibi ağır bir cürüm ilân eder ve bunu yapanların, kıyamet günü şeytan çarpmış gibi perişan bir halde kabirlerinden çıkıp ebedî ateşe gireceklerini belirtir. (Bakara, 2/275â79). Kur’ân’ın bu şiddetli tavrına paralel olarak hadislerde de, faizden kaçınmanın gereği hususunda ciddî uyarılar gelmiştir: Faiz yiyene de yedirene de Allah lânet etsin. (Müslim, Müsâkat, 25; Ebû Dâvud, Büyû, 4; Tirmizî, Büyû, 2; İbn Mâce, Ticaret, 5, 8)

Şu müteakip çeşitlerde yapılan alışverişler de faize girdiği için yasaktır:

a) Kaliteleri farklı hurmaların (ve diğer meyvelerin) düşük kaliteliden razı edilecek bir fazlalıkla değiştirilmesi yasaklanmıştır. İhtiyaç hâlinde kaliteli olmayan satılır, elde edilen para ile kaliteli olandan satın alınır.

b) Hurma hurma ile, buğday buğday ile, arpa arpa ile, tuz tuz ile başa baş değiştirilir. Araya ziyade girerse, bu fâiz olur. (Nesaî, Büyû, 41â43)
Türkiye’nin içine düştüğü unutulmayacak ekonomik krizin, faize dayanan banka oyunlarıyla devlet hazînesinin soyulması sonucu ortaya çıktığını hatırladığımızda, yukarıdaki nebevî ifâdenin hikmeti inkâr edilemeyecek şekilde ortaya çıkacaktır.
İnsanlığın yaşadığı bütün ihtilallerin, zekâtın verilmemesiyle birlikte, özde faizin sebep olduğu merhametsizlikten kaynaklandığı kanaatinde olan Bediüzzaman der ki: Riba (faiz), atalet verir, şevkâi sa’yi söndürür. Ribanın kapıları hem de onun kapları olan bu bankaların her dem nef’i ise (yani faydası), beşerin en fena kısmına olur; onlar da gâvurlardır. Gâvurlardaki nef’i en fena kısmınadır; onlar da zâlimler. Her dem zalimlerdeki nef’i (faydası, zâlimlerin) en fena kısmınadır; onlar da sefîhlerdir. Âlemâi İslâm’a bir zararâı mutlaktır… Kur’an’ın adaleti bâbâı âlemde durup ribaya der: Yasaktır! Hakkın yoktur; dönmeli! Dinlemedi bu emri, beşer yedi bir sille. Müthişini yemeden bu emri dinlemeli. (Nursi, Sözler, Lemaat, 730)
Öyle ise Müslümanların bütün çeşitleriyle faizden uzak durmaları gerekir.
Bazı Yasak Alışveriş Usûlleri
İslam’da her alış veriş tarzı meşru değildir. Mesleği tüccarlık olanların bunları mutlaka bilmesi gerekir. Hadislerde zikredilen ve helâl olmayan bazı alışveriş usûlleri şunlardır:

  • a) Mülâmese: Satın alınacak eşyaya sadece elin değmesiyle satın alma akdini kesinleştirip, seçim hakkı tanımayan alışveriş tarzı. Halbuki ticarette malın iyice görülüp tetkik edilmesi şarttır.
  • b) Münâbeze: Elbisenin müşterinin eline atılmasıyla akdin tamamlanması, tetkik etme hakkının tanınmaması.
  • c) Bey’u’lâhasât: Çakılın atılmasıyla kesinleşen satış veya sürüye atılan çakıl tanesi hangi koyuna değerse onun satılmış olması gibi usûller yasaktır.
  • d) Ağacın meyveye duracağı kesinleşmezden önce meyvenin, olgunlaşmadan önce başağın alınıp satılması, mal sahibine de müşteriye de yasaklanmıştır.
  • e) Satın alınan meyve daha ağaçta iken âfet vurmuşsa, satanın para almaması gerekir veya zarar miktarı düşülür.
  • f) Bahçenin birkaç yıllık meyvesini peşin satmak yasaktır. Çünkü, satış sırasında malın mevcut olması esastır.
  • g) Kuru üzümü, aynı ağırlıkta yaş üzüm mukabilinde alıp satmak yasaktır, çünkü yaş olanı kuruyunca ağırlığını kaybetmektedir. Para ile satış caizdir.
  • h) Miktarı ölçülmemiş olan hurma yığınını belli bir miktar hurma ile satmak yasaktır.
  • i) Miktarı ölçülmemiş yiyecek yığınını, aynı şekilde başka bir yığın karşılığında satmak yasaktır. (Nesaî, Büyû, 23â40)

Alışverişte Yeminden Kaçınmak
Yemin, dinimizde bir delildir, hukukî bir değeri vardır. Yemin delilini kullanan kimseye inanmak gerekir. Bu temel hukukî prensibin bir riski var: İnsanlar yeminle aldatılabilir. Böyle durumların ortaya çıkmaması için dinimiz, hem Kur’ânâı Kerîm ve hem de Aleyhissalâtü vesselâm’ın diliyle yemin meselesine müstesna yer vermiştir. Bu cümleden olarak alışverişte yemine yer vermek hoş karşılanmamıştır. Bir Buhari ve Müslim hadisinde Aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz: Alışverişte fazla yeminden kaçının; zira o, malı merğup kılsa da sonra bereketini giderir. buyurmuş, (Buharî, Büyû, 26; Müslim, Müsâkat, 131, 132)

Ayrıca, yalan yere olmasa bile yeminin sebep olacağı manevi kirlenmeden alışverişin temizlenmesi için sadaka verilmesi tavsiye etmiştir. (İbn Mâce, Büyû, 3, 2145 h) Bu yemin yalan olursa, bu takdirde Resûlüllah’ın üslubu pek şiddetlidir: Yalan yeminle malını cazip kılan kimse, Müslüman bir kimsenin malını gasbetmiş olduğu için, kendisine gazap edilmiş olarak Allah’a kavuşur (Müslim, İman, 220) ve … Allah’ın (rahmet) nazarıyla bakmayacağı üç kişiden biri olur. (Tirmizî, Büyû, 5) Buharî’nin de kaydettiği bir rivâyete göre, Allah’ın akdini ve yeminlerini az bir değere değişenler var ya, onların âhirette bir nasipleri yoktur. Allah, onlara kıyamet günü hitap etmeyecek, onlara bakmayacak, onları temize çıkarmayacaktır. Elem verici azap onlar içindir. mealindeki ayet (Alâi İmrân, 3/77), Resûlüllah’ın devrinde yalan yere yemin eden bir tüccar hakkında inmiştir. (Buharî, Büyû, 27)
Alışverişte Borçtan Kaçınmak
Resûlüllah (s.a.s.), bilhassa maddî bakımdan darlık yaşanan hicretin ilk yıllarında borçlu olarak ölen kimselerin cenaze namazına iştirak etmemiş, borçlanmayı yasaklamış, öyle ki, bir cenaze geldiği zaman Borcu var mı? diye sormuş, şayet varsa namazını kıldırmaktan istinkâf etmiştir. (Nesâî, Cenâiz, 67; Dârimî, 2/177; Heysemî, Mecma’u’zâZevâid, 4/127â129)
Resûlüllah, iktisadî rahatlamaya kavuşulduğu zaman borçlu olarak vefat eden kimsenin borcunu ödemeyi üzerine alarak cenaze namazını kıldırmıştır. (Buharî, Kefalet, 5, İstikraz, 11, Ferâiz, 9, Sadakât, 13) Bu uygulamasıyla Efendimiz, borçlu olarak öteye gitmemeye vurgu yapmıştır. Çünkü insanlar, darlık zamanlarında borçlanır ve borcu da ödemekte zorlanırlar. Efendimiz, böyle bir zamanda borçlanmanın önünde durarak, insanları borçlanmaya alışmamaya, bunun yerine çalışmaya teşvik etmiştir.

Konuyla İlgili:  Ebû Zerr ra. ve duâsı

Borçlanma imkânı sebebiyle israfâta kaçıyor ve sıkıntılardan kurtulamıyoruz. Şu hadis, milletçe düştüğümüz zillete de tercüman olmaktadır:
Borç, Allah’ın yer yüzüne indirdiği zillet tasmasıdır; Allah bir kulu zelil etmek dilerse, onu boynuna geçirir. (Hâkim, Müstedrek, 2/24; Münâvî, Feyzu’lâKadîr, 3/556)
Resûlullah’ın: euzu billahi mine’lâküfri ve’dâdeyni (Küfür ve borçtan Allah’a sığınırım) diye dua ettiğini gören bir sahabi sorar: Ey Allah’ın Resûlü! Borç küfre denk midir? Aleyhissalâtü vesselâm: Evet! buyururlar. (Müsned, 3/38) Peygamber Efendimiz, borç altında ezilmekten Allah’a sığınmış ve birçok duasında bunu ifade etmiştir. (Buhari, Daavat, 36; Ebû Davud, Vitr, 32; Nesai, İstiaze, 7)
Borç Vaktinde Ödenmelidir
Bu, ahde vefanın da gereğidir. Hele parası olduğu halde, borcunu âzamanımızda çok görüldüğü gibiâ bir kısım çıkar hesaplarıyla geciktirmek hiç mi hiç caiz değildir ve Aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz, bunu zulüm olarak ifade etmektedir: Zenginin ödemeyi savsaklaması zulümdür. (Buharî, Havâlât, 1, 2, İstikraz, 12; Müslim, Müsâkât, 33) Yani, bu davranış bir hakka tecavüzdür. Şehidin bile Cennet’e girmesine mani teşkil eden (Müslim, İmâret, 120; Nesaî, Büyû, 98) bir kul hakkı ihlâli sınıfına girmektedir ve haramdır.
Aleyhissalâtü vesselâm, bu hususta şöyle de buyurmuştur: Kim, ödemeyi murat ederek mal alırsa Allah, ona borcunu ödemede yardımcı olur. Kim de halkın malını itlâf etmek düşüncesiyle alırsa, Allah da onu (dünya veya ahirette) telef eder. (Buharî, İstikraz, 2)
Anlayışlı Davranmak
Resûlüllah’ın farklı şekillerde yaptığı tavsiyelerden bir kısmı anlayışlı davranma başlığı altında toplanabilir; müsamaha, kolaylık, bağışlama vs. buna dahildir. Anlayışlı davranma, hem alan ve hem satan, her iki taraftan da beklenen bir husustur. Müşterinin mümkünse aldığı malın bedelini peşin ödemesi, değilse vadesi içinde ödemesi, istetmeden ödemesi gibi hususlar bir anlayışlılık olduğu gibi, alıcıya ve borçluya karşı satıcının da anlayışlı davranması gereken hususlar vardır. Şu hadislere bakalım: Yüce Allah, alıcı veya satıcı veya borç ödeyici veya borç alan olsun, (anlayışlı davranarak) kolaylık gösteren kişiyi Cennet’e koyar. (Buhari, Büyû, 16; Nesaî, Büyû, 104; İbn Mâce, Ticârât, 28; Hâkim, Müstedrek, 2/56)
Kim, darda olan borçluya mühlet tanır veya (borcunu) siliverirse, o kimseyi Allah Teâla Hazretleri, Kendi gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Arşının gölgesinde gölgelendirir. (Tirmizî, Büyû, 67) Resûlüllah’ın alışverişle ilgili tavsiyelerinden ne kadar uzaklaştığımızı ifade eden bir vak’ayı bizzat yaşayan kişiden dinledim: Malûm bu yıl (2003), kurbanın ilk günü fiyatlar çok yüksekti. Mal pazarına gittim. Gözüme kestirdiğim bir sığır için müşteri oldum. Satıcı, 2 milyar 300 milyon lira istedi. Ne kadar uğraştımsa da 50 milyon kırdıramadım. Almaktan vazgeçtim. Üçüncü gün yine aynı yere gittim ve aynı adamla karşılaştım. Mallarını satamamış, üstelik, hayvanlar soğuktan hastalanmış öksürüyorlardı. Birinci günkü aynı sığırı 790 milyona satın aldım.
Bu alışveriş iki safhasıyla da, zahirde ticarî kaidelere uygundu ama, Resûlüllah’ın tavsiyesi olan anlayışlılığa uygun olmadığı gibi, bir fırsat kollama, kanaatsizlik, hattâ mala değerinden fazla fiyat biçme gibi unsurlar da ihtiva ediyordu.
Cömertlik
Aleyhissalâtu vesselâm, zenginlerin cömert olmasını tavsiye etmektedir. Tüccar, Allah yolunda harcamaya çağırıldığı veya fukara talepte bulunduğu zaman, Allah’ı en ziyade razı edecek gıptaya değen amelde bulunmalıdır: Veren’in malını Veren’in yolunda minnet etmeden vermelidir: Haset (gıpta) etmek, iki şeyde caizdir: Bir kimse vardır, Allah kendisine Kur’ân’ı(n ilmini) vermiştir, o da gece gündüz elinden geldiğince bu ilimle amel eder, gereğini yerine getirir. Bir kimse daha vardır, Allah ona da mal vermiştir, o da bu malı Allah yolunda gece gündüz harcar. İşte bu iki kişi, gıptaya değen kimselerdir. (Müslim, Salâtu’lâMüsâfirîn, 266) Tüccarın cömert olması ve bolca sadaka vermesi için başka sebepler de vardır: Ey tüccarlar cemâati! Alışveriş sırasında boş laflar ve yeminler sarf edilir. [Şeytan ve günah hazır olur]; öyleyse onu sadaka ile giderin. (Tirmizî, Büyû, 4; İbn Mâce, Müsâkât, 27) Bilhassa âgünümüzde olduğu gibiâ sefaletin, işsizliğin arttığı durumlarda, tüccarların gelirlerini daha bir temiz kılmaları için, bu nebevî tavsiyeye karşı hassas olmaları gerekir diye düşünüyoruz.
Şartlara Uymak
Resûlüllah’ın bir emirleri de şöyledir: Müslümanlar, alışveriş sırasında kabul ettikleri meşru şartlara uymalıdır; yeter ki bu şart haram olanı helâl, helâl olanı da haram kılmasın. (Tirmizî, Ahkâm, 17; Ebû Davud, Akdiye, 3594. h., İbn Mâce, Ahkâm, 2353.h)2
İşçinin Parası Peşin Olmalı
Resûlüllah Efendimiz (s.a.s.), iktisadî hayatta borçların geciktirilmeden ödenmesini düstur kılarken, işçiye, emeği satın alınan insana olan borcun peşin ödenmesini emretmektedir: Ücretle çalışan kimseye, ücretini, daha teri kurumadan ödeyin. (İbn Mâce, Rühûn, 4). Münavî, terin kurumadan verilmesinden maksadın, ödemede çabukluğun vacip olduğunu belirtmeye yönelik olduğunu ifade eder. İşçi ücretini talep ettiği takdirde, terlememiş olsa bile, ücretinin hemen verilmesi gerektiğine dikkat çeker.
Ölçü ve Tartıda Hassas Olmak, Hîleye Yer Vermemek
Kur’anâı Kerim’de, eski milletleri helâk eden musibetlerden biri olarak ölçü ve tartıda yapılan hîle gösterilir. Sözgelimi, Hz. Şuayb’ın kavmi bu zaafından dolayı uyarılmış, yola gelmeyince helâk edilmişlerdir. (Hûd, 11/84â85, 94) Mutaffifîn Sûresi: Ölçü ve tartıda hile yapanlara yazıklar olsun! diye ağır bir tehditle başlar ve böyle yapmalarının âhirete inanma ile asla bağdaşmadığını ifade ve âhirette karşılaşacakları azabın çetinliğini tasvir eden âyetlerle devam eder. (Mutaffifîn, 83/1â17)
Aleyhissalâtu vesselâm’ın ölçü ve tartı kullananlara bir uyarısı şöyledir: Sizlere, sizden önceki ümmetleri helâk eden iki şey emânet edilmiştir: ölçek’ ve terazi’. (Tirmizî, Büyû, 9)
Teraziyi Müşteri Lehine Ağır Kılmak
İslâm, yukarıda görüldüğü üzere, ölçü ve tartıda hileyi yasaklamakla kalmamış, her çeşit hile kuşkusunu bertaraf edecek bir tedbire de yer vermiştir: Satıcı, müşteri lehine, satılan malı tartıda biraz ağır kılacaktır. Bu maksatla Hz. Peygamber Aleyhissalâtü vesselâm, tartıcısına (vezzân): Tart ve (terazinin kefesini müşteri lehine) ağır kıl. diye emretmiştir (Buharî, Büyû, 34, Hibe 23; Müslim, Müsâkat, 115; Tirmizî, Büyû, 6) Nitekim, bugün, dindar esnaf terazi kullanırken, satılan malı müşteri lehine biraz ağırlaştırarak tartar, sonra paketler.
Hayat Standardında Sadelik
İslam Dini, Allah, verdiğini kulunun üzerinde görmek ister hadisi ile herkesin maddî durumlarına uygun bir standart üzere yaşamalarını meşru addetmiştir.

Şu kadar ki, Resûlüllah Aleyhissalâtü vesselâm, kendi hayatında, fetihlerden sonra kavuşulan bolluğa rağmen, her hususta (yeme-içme, giyim-kuşam, mesken-mefruşat) sadeliği esas almıştır.

Rabbim, bana Mekke’nin Bahta mevkiini altın kılmayı teklif etti. Ben: Ey Rabbim hayır!’ dedim. Ben bir gün tok, bir gün aç olmayı talep ediyorum, acıktım mı Sana tazarruda bulunurum, doyunca da Sana şükrederim. Aleyhissalâtü vesselâm’ın hayat standardının böyle oluşunun imkânların kıtlığından ileri gelmediğini, iradî bir tercihle olduğunu İslam âlimleri belirtirler. (İbn Hacer, Fethu’lâBarî, 14/71)3
Halka örnek olma durumunda olan zenginlerin bu sünnete uyarak, fakir tabakaların gıpta ve rekabet hislerini tahrik etmeyecek bir standardı benimsemeleri müstahsen bir edeptir.
Sadelik, İslâm’ın reddettiği hırs ve onun getireceği ihtikar, haramâhelâl tefriki yapmama gibi mühlikâta da set çekmesi bakımından önemlidir.
Paraya Karşı Hırslı Olmamak
Dinimiz zenginliği övmüş, servet edinmeye teşvik etmiştir, ama paraya, mala karşı gösterilecek hırsı da kötülemiş, mü’minleri bu noktada uyarmıştır.

Resûlüllah (s.a.s.): Dinar ve dirhemin kullarına lânet edilmiştir. buyurarak (Tirmizî, Zühd, 4), servetlerindüşen zekâtı, sadakayı ödemeyenleri, para kazanma yolunda Çalışmak da ibadettir. gibi boş avunmalar ve aldatmacalarla namaz, oruç, zekât gibi vazifelerini ihmal edenleri, daha çok servet için haramâhelâl tefrîk etmeyenleri uyarmıştır.

Resûlüllah’a göre, bu suretle, hırsla elde edilecek servetle zengin olunmaz, gerçek zenginlik kalp zenginliği, gönül zenginliğidir: Zenginlik mal çokluğu ile değil, kalp zenginliği iledir. (Müslim, 120; Tirmizî, Zühd, 40)
İhtikârdan Kaçınmak
Hz. Peygamber (s.a.s.): Pazara (satmak üzere) mal sevk eden (kâr eder, helâlinden) rızka kavuşur. İhtikâr yapan (pahalansın da öyle satayım diye malını saklayan), lânete uğrar. (İbn Mâce, Ticârât, 6; Dârimî, Büyû, 12) buyurarak, iktisadî hayata mühim bir düstur getirmiştir.. Bir başka hadiste, muhtekir, Allah’ın kitabını inkâr edene benzetilirken, ihtikar etmeyen de Allah yolunda cihad edene benzetilir. (Câmi’u’sâSağîr, 3/354)
Şu halde, ticarette piyasayı daima dolu tutmak esastır. Pahalandırarak daha çok kâr etmek için malı piyasaya sürmemek, saklamak, (yani ihtikâr) yasaktır.
İhtikâr meselesi teferruatlı ve münakaşalı ise de, selef âlimleri, yiyecek maddesi gibi zaruri mallardaki ihtikârın haramlığında ittifak ederler. Her devirde farklı mekânlarda, farklı şartlarda zaruret sınıfına başka maddelerin de girebileceği unutulmamalıdır.
Pazarlık
Alışverişte İslâm’ın meşru kıldığı bir usûl, pazarlıktır. Bunu kurbanlık alımlarında canlı olarak yaşarız. Bu, piyasanın kontrolü, fiyat hareketlerinin tâkibi bakımından gerekli bir davranıştır. Fiyatlar yükseldi, narh koyun! diye müracaat edenlere Aleyhissalâtü vesselâm’ın: Narhı (resmi makamlar tarafından fiyat konulması) Allah koyar. diye cevap vermiş olması istisnaî durumlar dışında İslâm, narh koymayı hoş karşılamaz. (Tirmizî, Büyû, 73; Ebû Dâvud, Büyû, 49; İbn Mâce, Ticârât, 27)

Konuyla İlgili:  Allah Kitabı'nda, Resulullah'ın Sünnetine Uymayı Farz Kılmıştır

Kişi, kaliteyi, hoşuna gideni ve de ucuzunu aramalı, piyasadan böylece haberdar olmalı; sonra da, fiyatları az çok bilen birisi olarak pazarlık yapmalıdır. Herkes bunu yaparsa, üreticiler ve satıcılar da rekabet etme, müşteri kaybetmeme endişesiyle kendilerine dikkat ederler. Böylece daha güvenli bir ortam oluşur. Kaynaklarımız, Resûlüllah ve Ashaptan nicelerinin pazarlıklarıyla ilgili rivâyetlerle doludur (Buharî, Menâkıbu’lâEnsâr 45, Büyû 67, Buharî, Hiyel 14,15). Bediüzzaman, eve gelen fakire bir altın tasaddukta bulunan İbnu Ömer’in, çarşıda alış verişte, âbazılarınca Ruyâu zeminin Halifeâi zişânının oğluna yakıştıramayacağı şekildeâ kırk paralık bir şey için şiddetli münakaşa (pazarlık) etme hadisesini iktisat için ve ticaretin medarı olan emniyet ve istikameti muhafaza için diye yorumlar ve âhâdisenin müşahidinin, sorması üzerineâ İbnu Ömer’in açıklamasını kaydeder: Çarşıdaki vaziyet iktisattan ve kemâlâi akıldan ve alışverişin esas ve ruhu olan emniyetin, sadâkatın muhafazasından gelmiş bir halettir, hisset (cimrilik) değildir. Hanemdeki vaziyet, kalbin şefkatinden ve ruhun kemalinden gelmiş bir halettir. Ne o hıssettir ve ne bu israftır. (Lem’alar On dokuzuncu Lem’a, Altıncı Nükte)
Pazarlığı Yapılmakta Olan Mala Müşteri Olmamak
Resûlüllah (s.a.s.), şöyle buyurmuştur: Kişi, kardeşinin almakta olduğu mala alıcı çıkmasın; istemekte olduğu kıza da talip olmasın. Önceki izin vermişse o başka. (Müslim, Nikah, 50; Ebû Dâvud, Büyû, 45; Tirmizî, Nikah, 38)
Bu edep, hem alıcı, hem satıcı ikisi için de geçerlidir. Bir müşteri ile satış muamelesi başlamış, ama satışı kesinleşmemiş bir mala daha uygun şartlar teklif ederek müşteri olmak yasak olduğu gibi, evlenmek üzere bir kıza talip olan birisi varken, bunu bile bile araya girmeyi Aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz yasaklamıştır. Esefle söylemek gerekirse, bu yasakların sıkça ihlâl edildiğini görmekteyiz. Nitekim, bazı yörelerimizde akşamdan kesinleşen akdi, araya giren kişiler sebebiyle, sabaha iptal eden satıcılara sıkça rastlanır oldu. Daha kötüsü, kira akitlerini Söz senettir. gibi beylik laflarla yapmamayı gelenekleştiren yörelerimizde, daha fazla kira teklifi yapanlar ve bunu kabul eden ev sahipleri sebebiyle bir yıl içinde üç kere ev değiştiren memurların hikayelerine bizzat şahit oldum ve milletimizin musibetlerden bir türlü çıkamayışının derin sebeplerini gördüm.
Muhayyerlik Hakkı
Ticarette alıcı ve satıcının bilmesi gereken bir husus da muhayyerliktir. Alış veriş akdi, akdin yapılmasıyla kesinleşmez. Hadiste kesinleşme, alanla satanın anlaştıktan sonra meclisten ayrılmasına tâlik edilmiştir; öyleyse ayrılmadıkları müddetçe, taraflardan biri akdi bozabilir: Alımâsatım yapan iki taraf, beraber oldukları müddetçe, (akdi bozupâbozmamada) muhayyerdirler. Eğer alımâsatım sırasında malın evsafı doğru olarak beyan edilirse, bu alışveriş her ikisi hakkında da hayırlı olur. Şayet (malın bazı ayıpları) gizlenir ve yalan söylenirse, bu alımâsatımlarındaki hayır yok edilir. (Buharî, Büyû, 45; Müslim, Büyû, 47; Tirmizî, Büyû, 26) Elbette yolculuk hâlinde, gemide, uçakta yapılan akitler, süresi belirtilen akitler gibi farklı durumlar vardır. Ancak burada teferruata girmeyeceğiz. İstisnaî, hususî şartlar bir tarafa, alana da satana da, dinin tanıdığı akitten dönme hakkı ile ilgili şartlar bilinmelidir ve bunlara uyulmalıdır.
Alışverişlerin Yazılması
Âlimlerimiz, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) ciddî alışverişleri yazıp, üzerinde anlaşılan şartları kaydettiğini gösteren rivâyetlerden (Tirmizî, Büyû, 8) hareketle, bunun uyulması gereken bir edep olduğunu belirtirler. Borçlanmalarda, az da olsa çok da olsa yazma, zaten Kur’ân emridir. (Bakara, 2/282)

4. EŞYA İLE İLGİLİ DÜSTURLAR

Alışverişi ilgilendiren birçok hüküm, ticarete konu olan şeylerle ilgilidir. İslâm’da her mal mukavvim (kıymet biçilmeye, satışa konu olmaya elverişli) değildir. Sözgelimi, insanla ilgili kalp, böbrek vb. organlar; saç, kan, kemik gibi her hangi bir uzuv satışa konu olamaz. Bu, insanın hürmetinden, yani muhterem bir varlık oluşundan ileri gelen bir hükümdür. İnsan dışında bazı şeyler daha vardır ki, onların yenilip içilmesi ve kullanımı haram edildiği için, ticarete de konu olamazlar. Bunları da sadece tüccarlar değil, her Müslüman’ın bilmesi gerekir.
Haram Mallar
Müslüman kişi bilecek ki, dinimizin haram kıldığı şeylerin ticareti de, yani alınması da satılması da haramdır: İçki ve domuz gibi. Hattâ Resûlüllah, içki ile ilgili olarak on tane haram veya haram işleyen kişi sayar: Şarap yapmak üzere üzümün suyunu sıkan ve sıktıran, kendisine sıkılan, şarabı taşıyan, kendisine taşınan, şarabı (bizzat veya vekaleten) satan, kendisi için satın alınan, şarap ikram eden (sâki), kendisine ikram olunan, şarabın bedelini yiyen. (Tirmizî, Büyû, 59; İbn Mâce, Eşribe, 6)
Haram, sâdece malın aynı (bizzat kendisi) itibariyle haram olan maddî şeylerden ibaret değildir. Gayrâı meşru, meselâ rüşvet, gasp, hırsızlık gibi yollardan kazanılan mallar da haramdır. Bu yollarla elde edilen malların satışı da haramdır. Nitekim şu hadisâi şerif, bu konuda uyarıcıdır: Kim çalıntı bir malın çalıntı olduğunu bildiği halde satın alırsa, bu kimse, bu fiilin ayıbına da günahına da aynen iştirak eder. (Feyzu’lâKadîr, 6/64).
Son iki hadis, harama götüren ve ona zemin hazırlayan dolaylı sebepler konusunda da ne kadar dikkat edilmesi gerektiğini gösterir. Ayrıca sonuncu hadis, haram ve helâl konusundaki duyarsızlığı, insanlığın sonu demek olan kıyametin sebeplerinden biri olarak gösterir: İnsanlar öyle bir zamanda yaşayacaklar ki, o vakit kişi, bir mal aldığı zaman haram mı, helâl mi diye endişe duymayacak. (Buhari, Büyû, 7; Nesâî, Büyû, 2)
Yazıyı daha fazla uzatmamak için haram malların hepsine temas edemiyor ve okuyucuyu ilgili eserlere havale ediyoruz.
Şüpheli Şeyler
Resûlüllah (s.a.s.), mü’minlere sadece haramdan kaçınmayı değil, şüpheli şeylerden de kaçınmayı emretmiştir. Şurası muhakkak ki, dâîmî bir gelişme içinde olan hayat şartları, haram mı helâl mi olduğu belli olmayan yeni şeylerle karşılaşmamızı kaçınılmaz kılar. Bu durumlarda, bir nevi yetkisiz içtihat sayılacak bir hükme gitmektense ihtiyatlı davranmak, Resûlüllah tarafından, esas kılınmıştır: Haram şeyler bellidir, helal şeyler de bellidir. Bir de haram mı helâl mi olduğu belli olmayan şüpheli şeyler vardır. Bu durumlarda şüpheye düştüğün şeyden, şüpheyi kaldıran kesin bir bilgiye ulaşıncaya kadar uzak dur. (Buharî, Büyû, 2â5; Tirmizî, Kıyamet, 60)
Kaydettiğimiz hadis, ticaretle ilgili bir şüpheye temas etmiyor ise de, buna ticarî meselelerin de dahil olduğuna, Buharî’nin bu hadisi, Buyû (alışveriş) bahsinde kaydetmesi yeterli bir delildir. Günümüzde ortaya çıkan çeşitli banka muameleleri, alışveriş şekilleri, pek çok suiistimallerin kaynağı olan sigorta sistemleri, kredi kartları ve bunların tanıdığı haklardan istifade vs. hangi şartlarda helâl, hangi şartlarda değil kuşku kaynağıdır. Böyle hususlarda, kanun cevaz veriyor diye bir kısım eylemlere girmek kişiyi yanlışlığa atabilir; dolayısıyla bu tür muamelelerde vicdanın sesi de dinlenmelidir. Kuşku duyulan hususlarda, güven veren kişi ve kuruluşlardan net cevap alınmadıkça ihtiyatta kalınmalıdır. Nitekim Resûlüllah, Müftüler fetva verse de kalbine sor. Günah kalbin titremesidir. buyurmuştur. (Dârimî, Büyû, 2; Müsnedu Ahmed, 4/228)

Kaynaklar: Sahihâi Buharî; Sahihâi Müslim; Sünenâi Tirmizî; Sünenâi Ebî Davud; Sünenâi Nesâî; Sünenâi İbn Mâce; Ahmed ibn Hanbel, Müsned; Darimî, Sünen; Hakim, Müstedrek; Deylemî, Müsnedü’lâFirdevs; İbn Hâcer, Fethu’lâBarî fî Şerhâı Sahîhâi Buharî; Heysemî, Mecma’u’zâZevâid; Süyutî, Camiu’sâSagîr; Üstrûşenî, Ahkâmu’sâSığâr; İbn Abidin, Reddü’lâMuhtar; İbn Kesîr, Tefsîr, 1/358; Mübârekfûrî, Tuhfetü’lâAhvezî; Semhûdî, Vefâ’u’lâVefâ; B. Said Nursî, Sözler; Münâvî, Feyzu’lâKadîr.

  1. hasan şengöz dedi

    iyi akşamlar bloğunuzu bugün okumaya başladım ve beğendim faydalı bir blok
    ben şunu anlamadım niye buğdayla buğday, hurmayla hurma takas edilsin ki yani aynı türden meyve veya mal ürün herneyse aynı kalitedeyse veya aynı özellikteyse niye takas edilsin. kalite açısından veya özellik açısından farklıysa fiyatta farklı olmaz mı? saygılar…

    1. editor dedi

      blogumuzla ilgili düşünceleriniz bizi ziyadesiyle memnun etti. İnşallah insanlara daha faydalı bir blog haline geliriz. Buğdayı buğday, hurmayı hurma ve arpayı arpa ile takas edilmesiyle ilgili detaylı bilgi açısından buhari, müslim, ibn mace gibi sahih hadis kitaplarında geçen hadisleri aynen aşağıda yazıyorum.

      Açıklama

      Bu hadiste, borçlunun borcunu öderken alacaklıya borcun daha faz]a vermesmjn caiz olduğunu göstermektedir. Ko­nu yukarıdaki hadisin şerhinde izah edilmiştir.[96]

      12. Sarf Bahsi

      3348… Hz. Ömer (r.a)’den Rasûlullah (s.a)’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
      “Altını gümüş[97], buğdayı buğday, hurmayı hurma ve arpayı arpa mukabilinde satmak (veya satın almak) faizdir, ama ikisi de pe­şin olursa müstesna.”[98]

      Açıklama

      Hadisin yukarıda işaret edilen kaynaklardaki rivayetleri arasında bazı farklar mevcuttur. Kimi rivayetler buradakinden daha uzun, kimileri ise daha kısadır. Meselâ, Müslim’in rivayetinde; Hz. Ömer, Peygamber Efendimizin metindeki sözünü Mâlik b. Evs’in para boz­durmak istemesi üzerine söylediğini bildirmektedir. Buharı’deki rivayetler­den birinde, altın ve gümüş hiç anılmadan, buğdayın buğday, arpanın arpa ve hurmanın hurma mukabilinde ancak her ikisi de peşin olarak satılabile­ceği bildirilmektedir. Diğer bir rivayette ise, “altının gümüşle” değil de “al­tının altın” mukabilinde satışı söz konusu edilmektedir. İbn Mâce’de ise sadece; “Altının gümüş mukabilinde satışı” söz konusu edilmiştir.
      Şerhler, “her ikisi de peşin olursa…” diye terceme ettiğimiz kelimelerinin aslı ve manası üzerinde geniş bilgi vermişlerdir. Bunların hüla­sası, “hâe” kelimesinin aslı “hâke”dir ve “al şunu” manasınadır. “Hâke” kelimesinin sonundaki “kaf” harfi “hemze”ye dönüşmüş ve “h’âe” olmuş­tur. O halde “hâe ve hâe” kelimelerinin tam karşılığı, satıcı ve alıcının mal­larını uzatarak “al bunu, al bunu” demeleridir.
      Hz. Peygamber (s.a) bu hadiste; gümüş karşılığında altını, buğday kar­şılığında buğdayı, arpa karşılığında arpayı ve hurma karşılığında hurmayı veresiye olarak satmanın caiz olmadığını, ama bedeller peşin olursa bunda bir mahzurun bulunmadığını bildirmektedir. Diğer bazı hadislerde, bunlara ilâveten, “tuz karşılığında tuz” ve “gümüş karşılığında gümüş (ya da altın karşılığında altın)” in satışları da aynı hükmün altında anılmaktadır.
      Demek oluyor ki, birbirleri ile veresiye satılmaları caiz olmayan mallar hadiste altı çeşit olarak gösterilmiştir.
      Bunlar; altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuzdur.
      Bu mallara ribevî (kendilerinde faiz sözkonusu olan) mallar denilir. Onun için hadis-i şerife hem konu başlığı olarak seçilen “sarf” hem de “faiz” açı­larından bakmamız gerekecektir. Ancak, bundan sonraki iki hadis de aynı konularla ilgili olduğu ve onlarda bazı mütemmim bilgiler bulunduğu için biz sarf ve faizle ilgili temel bilgileri bu hadislerin tercemesinden sonra ver­mek istiyoruz.[99]

      3349… Ubâde b. Sâmit (r.a)’den Rasûlullah (s.a)’m şöyle buyur­duğu rivayet edilmiştir:
      “Külçe olsun, sikke olsun; altın altınla ve gümüş gümüşle (eşit olarak) satılır. Buğday buğdayla müdyü müdyüne, arpa arpayla müdyü müdyüne, hurma hurmayla müdyü müdyüne ve tuz tuzla müdyü müd­yüne satılır. Kim fazla verir veya fazlayı isterse faize dalmış olur. Pe­şin olmak üzere, gümüş, daha fazla olduğu halde altını gümüş mukabilinde satmakta mahzur yoktur, ama veresiye caiz olmaz. Yine peşin olmak üzere arpa daha fazla olduğu halde buğdayı arpa muka­bilinde satmakta mahzur yoktur, ama veresiye caiz olmaz.”
      Ebû Dâvûd dedi ki:
      Bu hadisi, Saîd b. Ebî Arûbe ve Hişâm ed-Düstüvâî, Katâde va­sıtasıyla Müslim b. Yesâr’dan, Katâde’nin isnadı ile rivayet etmiş­lerdir.[100]

      3350… Ebû Kılâbe, Ebu’l-Eş’as es-San’anî’den, o da Ubâde b. es-Sâmit vasıtasıyla Rasûlullah (s.a)’dan bu (önceki) haberi hem bi­raz fazlasıyla hem de daha kısa olarak rivayet etmiştir.
      Ebû Kılâbe (rivayetinde), Hz. Peygamber (s.a)’in şöyle buyurdu­ğunu ilâve etmiştir:
      “Bu çeşitler değişik olduğunda, peşin olursa istediğiniz şekilde (eşit veya farklı olarak) satınız.”[101]

      Açıklama

      Bu rivayet öncekinin biraz değişik şeklidir. Onun için önce yukarıdaki hadiste açıklanması gereken noktalara işaret ede­ceğiz. Sonra da bu babın hadislerinin ihtiva ettiği fıkhî hükümleri ele alacağız.
      “Külçe olsun sikke olsun” diye terceme ettiğimiz kelimeler ve karşılık­ları şunlardır:
      “Tibr”: Darbedilmemiş, para haline sokulmamış külçedir. Bu, altm da gümüş de olabilir. Tercemedeki, “külçe olsun, sikke olsun” cümlesi, hem altın hem de gümüş için geçerlidir.
      “Ayn”: Para (sarı lira veya gümüş para) haline getirilmiş altın ve gü­müş paradır.
      “Müdy”: Hattâbî’nin belirttiğine göre, Suriye ve Mısır havalisinde kul­lanılan bir ölçeğin adıdır. 22,5.sa’ kadardır.
      Hz. Peygamber (s.a) bu hadiste de, ribevî mallar olarak bilinen altı çe­şit malın birbirleriyle ancak eşit olarak satılabileceğini, ama cinsler değişik olursa (altına karşılık gümüş gibi) peşin olmak şartıyla fazla olarak değiş­menin de caiz olduğunu bildirmiştir.
      Müslim’in bir rivayetinde bu malların birbirleri ile ancak peşin ve eşit miktarda oldukları takdirde satılabileceği beyan edilmektedir. Yine Müslim’in bir rivayetine göre, Ubâde (r.a)’nin bu hadisi haber vermesine sebep Hz. Mu-âviye’nin bir savaşta ganimet olarak aldığı bir gümüş kabın satılmasını em­retmiş olmasıdır.
      Hadiste altı çeşit mal sözkonusu edilmiştir. Bunlar ikisi para (altın-gümüş) diğerleri de yiyecek cinsindedir. Bu durum, hadisi hem “sarf” hem de faizle alâkalı kılmaktadır. Şimdi biz yukarıda da belirttiğimiz gibi önce “sarf “‘dan ana hatları ile bahsedeceğiz sonra da, faizin cereyan ettiği mallara geçeceğiz.
      Sarf: Sözlükte bozmak, değiştirmek demektir. Fıkıh ıstılahında alım satım akdinin çeşitlerinden birisidir. Kitabu’l-Bey’in başında ifade edildiği gibi, “Pa­rayı para mukabilinde satmak” şeklinde tarif edilir. Bugünkü ifade ile para bozdurmak demektir.
      Birbirleri mukabilinde satılan paraların aynı cinsten veya değişik cins­ten olmaları, akdi sarf akdi olmaktan çıkarmaz. Altını altınla veya altını gü­müşle satmak sarftır.
      İslâm hukukunda iki çeşit paradan bahsedilir:
      a) Allah’ın para olmak üzere yarattığı, insanların değiştirmeleri müm­kün olmayan para. Bunlar altın ve gümüştür. Altının darbedilip para haline getirilmiş haline “dinar”, gümüşünkine “dirhem” denilir. Bunlara “nükûd” ismi verilir. Altın ve gümüş paralarda hiçbir yabancı madde yoksa buna “nak­di hâlis”, içerisinde bakır vs. gibi yabancı madde bulunur fakat altın ve gü­müş daha fazla olursa; “mağlûbu gış”, karışık olur da yabancı madde daha fazla olursa buna da “galibi gış” denilir.
      b) Para olmak üzere yaratılmayan ve insanların verdikleri itibarî değer­le para olma vasfını kazananlar. Bunlar içerisinde hiç altın ve gümüş bulun­mayan bakır, nikel veya kâğıttan imal edilen paralardır. Bu paralara “züyüf” veya “fülûs” denilir.
      Bu paralar piyasada revaçda oldukları müddetçe nükûd hükmündedir-ler, ama kesada uğrarlarsa bir eşya durumuna düşerler.
      Eskiden, genelde mübadele aracı olarak kullanılan altm ve gümüş ol­duğu için, bunların dışındaki maddelerden yapılan şeylerin “nükûd” sayılıp sayılamayacağı âlimler arasında ihtilaflıdır.
      İbn Kudânıe, el-Muğnî adındaki eserinde, çoğu yabancı madde olup içe­risinde az bir altın veya gümüş bulunan sikkelerin alım satım akdinde kulla­nılıp kullanılmayacağında farklı görüşler olduğunu söyler,
      Hanefî mezhebine göre “fülûs” denilen, altın ve gümüş haricindeki bu maddeler piyasada revaçta olduklarında aynen nükûd hükmündedirler ve alım satımlarda değişim aracı olarak kullanılabilirler. Ancak henüz satın alınan malın bedeli ödenmeden tedavülden kalkarlarsa, yapılan akid Ebû Hanîfe’-ye göre hükümsüz olur. Ebû Yusuf’a göre, alışveriş sahihtir. Müşterinin; bu paranın alım satım akdi olduğu zamanki, Muhammed’e göre ise tedavülden kalktığı zamanki alım gücü karşılığını Ödemesi gerekir.
      Sarf denildiği zaman; para olduklarını şeriatın tayin ettiği ve bunda hiç kimsenin ihtilâf etmediği altının altın, gümüşün gümüş ve altının gümüşle değişimi akla gelir. Bunların sikkeli veya külçe olmaları arasında fark yoktur.
      Sarfın caiz olması için şu şartların bulunması gerekir:
      1- Taraflar bir arada bulunup, icab ve kabulde bulunmalıdırlar.
      2- Taraflar, birbirlerinden bedenen ayrılmadan önce bedelleri alıp ver­meli (kabzetmeli) dirler. Hanefî, Şafiî ve Hanbelîlere göre akit yapılır yapıl­maz bedellerin teslim tesellümü şart değildir. Taraflar birbirlerinden bede­nen ayrılmadıkça kabz caizdir. Mâlikîlere göre, akit yapılır yapılmaz kabz gerçekleştirilmelidir.
      3- Alışveriş peşin olmalı ve taraflardan birisi için muhayyerlik şart ko-şulmamalıdır.
      4- Bedellerin aynı cinsten olmaları halinde, kaliteleri farklı bile olsa ağır­lıkları eşit olmalıdır. Meselâ, 10 gramlık 24 ayar altın karşılığında, 22 ayar altın alınacaksa, ancak 10 gram alınabilir, fazlasına veya eksiğine değişti­rilemez.
      Bedellerin ayrı olması halinde, mikdarda eşitlik şart değildir; ama aynı mecliste peşin olarak teslim tesellüm gerçekleşmelidir. Hadisin son rivaye­tinde de bu durum açıkça görülmektedir.
      Altın ve gümüşün dışındaki maddelerden yapılan paraların birbirleri ile değişimi sarfın içinde mütalaa edilmemektedir. Dolayısıyla bunlar peşin ola­rak birbirleri ile değiştirildiğinde aralarında eşitliğin bulunması şart değil­dir. İmam A’zam’la Ebû Yusuf bu görüştedir. İmam Muhammed’e göre ise, eşitlik şarttır.
      Mübadele aracı olmakta, altın ve gümüşün hemen hemen değerini kay­bedip, kağıt paraların yaygınlaştığı zamanımız şartlarında yukarıdaki hük­mün iyi değerlendirilmesi gerekir, İmam Muhammed’in görüşü günümüz için daha geçerli olsa gerek.
      Hadis-i şeriflerde sarfın yanı sıra kendilerinde ribâ (faiz) cereyan eden mallar da sayılmıştır. Şimdi biraz da bu konu üzerinde duralım:
      3333 numaralı hadiste faiz yemenin kötülüğü, 3334 numaralı hadiste de faizin kaldırıldığı belirtilmişti. Biz o hadisleri izah ederken, faizin hükmünü ve kötülüğünü anlatmaya çalışmış, fakat faizle ilgili teknik bilgilere girme­miştik. Burada kısaca faizin teknik yönü üzerinde duracağız.
      Faizin karşılığı “ribâ”dır. Mezhepler arasında ribânm illetinin nelerden ibaret olduğu ihtilaflı olduğu için, ribânın tarifinde de bazı farklar görülebi­lir. Ama, İbn Kudâme’nin şu tarifi, tüm tarifleri bünyesinde toplayacak tarz­dadır: “Ribâ, belirli bazı şeylerdeki fazlalıktır.”
      Hanefî ulemasının ribâ (faiz) tarifleri de şöyledir: “Veznî veya keyîî olan bir malı, aynı cinsten olan daha fazlası ile değişmektir.” Bu tarif, (Ribâl) fazl”ın tarifidir. Bir de “ribe’ nesîe” vardır ki o da şöyle tarif edilir: “Cinsleri aynı veya muhtelif olan keylî (ölçekle alınıp satılan), veznî (tartı ile alınıp satılan), ziraî (uzunluk ölçüleri ile alınıp satılan) ve adedî (tane ile alınıp sa­tılan) olma konusunda aynı olan iki şeyden birisini diğerine karşılık veresiye olarak mübadele etmektir.”
      Demek oluyor ki ribâ, “fazl” ve “nesîe” olmak üzere iki çeşittir. Ta­riflerden anlaşıldığı üzere, ribâ-i fazl; ribâya konu olan malların birbirleri ile peşin olarak fakat birisi fazla olmak üzere değiştirilmesidir. Bir ölçek buğ­dayı peşin olarak iki ölçek buğday karşılığında satmak gibi.
      Ribâ-i nesîe d,,; ribâya konu olan mallan aynı cinsleriyle (buğdayla buğ­day gibi) veya başka cinsleri ile (buğdayla hurma gibi) veresiye olarak değiştirmekdir. Malların miktarları eşit bile olsa, veresiye satıldıkları için bu faizdir.
      Hem ribâ-i fazl hem.de ribâ-i nesîenin haram olduğunda bütün mücte-hid âlimler müttefiktir. Üzerinde durduğumuz hadisler de bu hükme ışık tut­maktadırlar.
      İbn Abbas, Üsâme b. Zeyd ve Zeyd b. Erkâm’m, ribânın sadece nesîe-de olduğu görüşünde oldukları rivayet edilmiştir. İbn Abbas’ın bu görüşün­den döndüğü de nakledilir. Buharî ve Müslim gibi sahih hadis kitaplarında bu zâtların görüşleri istikametinde hadisler vardır. Meselâ Buharî ve Müs­lim’deki bir hadiste, Rasülullah’ın, “faiz ancak nesîededîr” buyurduğu ri­vayet edilir.
      Fethu’l-Bârî’de, ribâ-i fazlın haram olduğuna işaret eden hadislerle, ha­ram olmadığına işaret eden hadislerin arasım te’lifde âlimlerin ihtilâf halin­de oldukları belirtilir. Bazıları, ribâ-i fazlın’haram olmadığına işaret eden hadislerin mensuh olduklarını söyler. Ancak Askalânî bunu uygun bulma­makta ve, “İhtimalle nesh sabit olmaz” demekte, başka te’Iif usulleri gös­termektedir.
      Müctehid imamlar ve onların mezheplerine tabi olan âlimler, hem ribâ-i fazl hem de ribâ-i nesîenin haram olduğunda hemfikirdirler. Ancak ribâ illetinin ne olduğunda, yani hangi tür mallarda faizin cereyan ettiğinde ihtilâf etmişlerdir.
      Kendilerinde ribânın tahakkuk ettiği nasla sabit olan mallar, bu babda-ki hadislerde konu edilen altı çeşit maldır. Yani altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuzdur. Bu mallarda bazı ortak yönler vardır. Meselâ, altın ve gü­müş; para, diğerleri gıda maddesidir. Ayrıca altın ve gümüş veznî, diğerleri keylîdirler. Müctehid imamlar yukarıdaki maddelerdeki benzerlikleri ve bun­lardaki ribâ illetini farklı değerlendirmişler ve hangi tür mallarda faizin ce­reyan ettiğinde ihtilâfa düşmüşlerdir. Bu konuda on kadar görüş zikredilir. Bunların meşhurları:
      a) Zahirîlere göre faiz, sadece hadiste anılan bu altı çeşit maddede olur. Başkalarında olmaz.
      b) Mâlikîlere göre ribâ illeti; semeniyyet (para olma) ve yiyecek madde­lerinin azık olarak saklanabilir olmaları ve bunların beslenme için yeterli bu­lunmalarıdır. Yiyecek cinsindeki bu illet, ribâ-i fazla aittir. Ribâ-i nesîe için bir malın sadece gıda maddesi olması yeterlidir.
      Buna göre Mâlikîlerde; parada ve buğday gibi depolanabilen ve insanın yaşayabilmesi için yeterli olan gıda maddelerinde hem ribâ-i fazl hem de ribâ-i nesîe cereyan eder. Yani bu mallan, birbirleri ile eşit de olsalar veresiye sat­mak caiz olmadığı gibi, peşin veya veresiye olarak mikdarları farklı biçimde satmak da caiz değildir. Her türlü yiyecek maddesinin beslenme için yeterli olmasa da birbirleriyle veresiye olarak satılmaları da ribâ-i nesîedir.
      Mâliki mezhebine göre, para ve gıda maddelerinin dışındaki mallarda faiz sözkonusu değildir.
      c) Hanbelîlere göre faizin illeti vezn ve keyldir. Yani tartı ve ölçekle alı­nıp satılan tüm mallarda (ister gıda maddesi olsun ister başka mallar) faiz caridir. Yumurta ve karpuz gibi sayıyla satılan mallarla ise faiz sözkonusu olmaz.
      d) Şâfiîlere göre ribâ illeti, semeniyyet ve gıda maddesi olmaktır. Yani altın ve gümüş ile yiyecek maddelerinin tümünde faiz caridir. Şâfiîlerde ribâ-i nesîe, sadece faize konu olan mallarda cari olur. .
      e) Hanefîlere göre faizin illeti, ribâ-i fazlda cins ile kadrdir. Yani malla­rın aynı cinsten ve veznî ya da keylî olmalarıdır. Buna göre ölçü ve tartı ile satılan mallar hangi cinsten olurlarsa olsunlar birbirleri ile değiştirildiğinde “şit olmazlarsa bu ribâ-i fazldır. Mesela, bir ölçek buğdayı iki ölçek buğda­ya satmak faiz olduğu gibi; bir ton demiri, bir buçuk ton demir karşılığında satmak da faizdir. Ama bir ölçek buğdayı iki ölçek arpaya mukabil satmak faiz olmaz. Yine bir karpuzu iki karpuza karşılık peşin satmak faiz olmaz. Çünkü karpuz veznî ve keylî değildir.
      Ribâ-i nesîe için, yukarıdaki illetlerden sadece birisi kâfidir. Yani ne tür­den olursa olsun aynı cinsten olan malları birbirleri ile veresiye satmak faiz­dir. Malların veznî veya keylî olması şart değildir. Meselâ, bir ölçek buğdayı yine bir ölçek buğday karşılığında veresiye satmak faiz olduğu gibi, bir ka­rpuzu bir karpuz karşılığında veresiye olarak satmak da faizdir. Aynı şekil­de veznî veya keylî olan malları, cinsleri aynı olmasa bile birbirleri ile veresi­ye satmak da ribâ-i nesîeye girer. Meselâ, buğdayı veresiye olarak arpa mu­kabilinde satmak bu kabildendir.
      Görüldüğü gibi, faizin illetini tayin konusunda âlimler arasında görü­len bu ihtilâf tamamen hadiste sayılan maddelerin özelliklerini değerlendir­medeki farklılıklardan kaynaklanmaktadır.
      Bu izahlardan sonra, yukarıdaki hadis-i şeriflerin de ışığı altında konuyu toparlarsak şöyle bir sonuca varabiliriz:
      Mallar, genelde (mezheplerin farklı görüşlerine göre) ribevî (faize ko­nu) olan ve ribevî olmayan (faize konu olmayan) mallar olmak üzere ikiye ayrılır: .
      I- Faize konu olan (ribevî) malların satışı;
      1) Birbirleri mukabilinde olur. Buğdayı buğday, altım altın karşılığı sat­mak gibi. Bu da;
      a) Peşin olabilir. Bu durumda her iki bedel de eşit olmalıdır. Aksi halde ribâ-i fazl olur.
      b) Veresiye olursa -bedeller ister eşit olsun, ister farklı- ribâ-i nesîe olur. Bir ölçek buğdayı bir veya iki ölçek buğday karşılığında veresiye olarak sat­mak ribâ-i nesîedir. Dolayısıyla caiz olmaz.
      2) Buğdayı arpa veya altını gümüş karşılığında satmakta olduğu gibi, başka cinsler karşılığında olabilir. Bu tür satış;
      a) Eğer peşin olursa, ister bedeller eşit olsun, ister farklı caizdir, faiz olmaz. Bir ölçek buğdayı iki ölçek arpa karşılığında satmak gibi.
      Ancak İmam Mâlik, arpa ile buğdayı aynı cinsten sayar. Onun için bu iki maddenin birbirleri ile peşin olarak satışında da ona göre eşitlik gözetilmelidir.
      b) Veresiye olursa bedeller ister eşit olsun ister farklı olsun ribâ-i nesîe olur. Meselâ, bir ölçek buğdayı bir veya iki ölçek arpa karşılığında veresiye olarak satmak ribâ-i nesîedir.
      II- Ribevî olmayan (Hanefî ve Hanbelîlere göre keylî ve veznî olmayan; Şâfiîlere göre, para ve gıda maddesi; Mâlikîlere göre de para ve dayanıklı gıda maddesi olmayan) malların ise;
      a) Birbirleri ile peşin olarak satılması halinde, ister eşit olsun ister fark­lı, hiçbir mahzur söz konusu değildir. Veresiye satılmaları ise Hanefîlere gö­re ribâ-i nesîedir. Şâfiîlerde ribâ-i nesîe sadece ribevî mallarda; Mâlikîlerde de, gıda maddelerinde cereyan eder.
      b) Başka cinslerle satımında, ister peşin olsun is^er veresiye her türlü satış caizdir.
      Aslında sarf ve faiz konularının bu kadarcık bir çerçeve içerisinde bü­tün detayları ile anlatılması mümkün değildir. Biz sadece ana hatlarına te­mas ettik. Geniş bilgi edinmek isteyenler fıkıh kitaplarına müracaat etmeli­dirler.[102]

Bir yorum yazabilirsiniz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.